Köşe Yazıları

Tüm Köşe Yazıları

Suşi Gecesine Davetlisiniz!

Tedbiri elden bırakmadan yeni normale resmen adapte olmaya başladık. Hayatımızdan hafta sonu yasakları, hafta içi kısıtlamaları, uzun süreli karantinalar geçti. Ne garip geliyor hala, değil mi?

Bu zorlu süreçte mutfak yine hepimizin bir numaralı yol arkadaşı oldu. Ekmek yapmak hiç bu kadar heyecanlı olmamıştı örneğin. Sabah kahvaltı, akşam yemek sofraları hiç olmadığı kadar çeşitle bezendi uzunca bir süre. Herkes evde olduğundan, ‘sofrada tüm aile bir araya gelme’ ritüeli eski rutinine döndü.

Şimdi, belli kurallar çerçevesinde tekrar sosyal hayata karışma zamanı! Gel gelelim sosyalleşmeyi dört gözle bekleyenler dahi eve öyle alıştı ki eski tempoya dönmek herkes için biraz zaman alacak gibi görünüyor

Hem dışarıda hem içeride sosyalleşirim diyenler,  hafif esintili sıcak bir yaz akşamında sevdiklerinizi balkon sofranıza davet etmenizi şiddetle tavsiye ediyoruz; çünkü bizimtarifler olarak size şahane bir öneriyle gelmiş bulunuyoruz!

Biliyorsunuz trend kelimesi hayatımıza bir girdi, pir girdi. Mutfakta trend, yemekte trend, sunumda trend… Trend, trend, trend! Üstelik trendleri takip etmeseniz bile onlar sizi bir şekilde bulup yakalayıveriyor. 

Suşi trendine hala kapılmamış olanlar, bu yazımız trendin ayağınıza geldiğine çok net bir işaret diyebiliriz; zira bu yazıda aslında uzun yıllardır ülkemizde çokça kimse tarafından sevilen ve tercih edilen, bir süredir trend olarak sosyal mecralarda karşımıza çıkan suşi ile keyifli bir akşam ve zengin bir masa kurarak misafirlerin karşısına çıkmanıza olanak sağlayacağız. 

Suşide çeşitten bol ne var? İster sıcak ister soğuk, ister vegan ister klasik, ister çiğ ister pişmiş… Her damağı tatlandırmada iddialı bu yemek aynı zamanda görsel bir şölen yaratıp mide kadar gözü doyurmayı da başarıyor. 

Şekli, renkleri, zengin içeriği, tabaktaki duruşu, çeşitli soslarla tüketilebilmesi suşiyi güzel bir akşam yemeği için ideal yemek haline getiriyor. Misafirlerine değişik bir tat tattırmak, gözlerine hitap etmek, dolu dolu tabaklar servis ederek iştahları kabartmak isteyen ev sahipleri için suşi gerçekten de büyük bir fırsat. 

Kökeni Japonya’ya dayanan bu meşhur yemek için Japonlar: ‘Suşi bizde evde hazırlanan ve tüketilen bir yemek değil. Biz suşiyi daha çok restorana gidip yeriz.’ diyorlar. Şaşırtıcı; ancak elbette mümkün.

Evde suşi yapmak ise, gerekli malzemeler ve materyaller olduktan sonra koşuşturmacalı ve engebeli bir yolculuk sayılmayacağından; ülkemizde evde suşiye doymak Japonlara olduğu kadar uzak bir kavram değil.

Evet, gelelim yazının başında bahsini geçirdiğimiz püfür püfür bir yaz akşamında sevdiklerimizi etrafına toplayıp sokağı kahkahalarla çınlatacağınız o balkon sofrasına…

Bu sofrayı çeşitli suşi tabaklarıyla ve yanına eşlik edecek, şık sosluklar içine doldurulmuş soslarla donatmak; konuklara eşsiz bir deneyim yaratacak şüphesiz. Önyargılı misafirler olamaz mı? Olabilir. Suşi çeşitleri ve sunumları önyargıları kırabilecek güce sahip mi? Kuşkusuz.

Rengarenk tabaklara tabaklarla uyumlu şekilde rengarenk suşileri dizelim. Kendi favorimizi hep öne çıkarmak isteriz; fakat kendi favorimiz kadar başkalarının favorilerini de değerlendirmeye almamızda fayda var. ☺

Chopstick? Buna hiç değinmedik… Gerçek bir suşi sofrası chopstick’i hak eder. Yine de siz çatal bıçak da koyun tabii.. Bir chopstick için suşilerin boynu bükük kalmasın. Chopstick kullanamayan, çatal bıçakla yola devam etsin!

Sadece suşi gecelerinin değil, her konseptte sofranın olmazsa olmazı soslarımızı da masadan eksik etmeyelim. Suşi kendi başına güzel, soslarla bir başka güzel olabilir.

Ve son olarak bir başka olmazsa olmaz içecekler. E burada da tercihi size bırakalım, o kadar da karışmış olmayalım. ☺ 

Bu iş tamam! Sevenlerin doya doya tadına varacağı, mesafeli yaklaşanların yavaş yavaş alışacağı ve hem kendine hem mutfağına farklı bir lezzeti katacağı suşi temalı, pek trend ve çok lezzetli akşam yemeği hazır!

Vakit kaybetmeden önce tariff arayışına, ardından malzeme ve materyal alışverişine başlayıp harika bir akşama yelken açın! Unutmayın; tarifleri, malzemeleri ve materyalleri bulmak hiç ama hiç zor değil. ‘O eskidendi.’ derler ya, sahiden öyle. 

Sağlık ve neşe dolu sofralarınız, akşamlarınız olsun!

Herkese afiyet olsun!

**Suşi hazırlama ve sunum videolarında emeği geçen Ororo Sushi Bar’a çok teşekkür ederiz.

Missing Alt Text

Kitchen Notifications

Hikayeli Yemekler: Kemalpaşa Tatlısı

Bu haftaki hikayeli lezzetimiz  “Kemalpaşa Tatlısı”. Kemalpaşa Tatlısı, Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde üretilen, özel bir peynirden imal edilen ve tarifine uygun olarak haşlandıktan sonra kışın kaymak, yazın da dondurma ile servisi yapılan bir tatlı türüdür. Aslı Mustafakemalpaşa Peynir Tatlısı olan ve yaygın adıyla Kemalpaşa Tatlısı olarak bilinen ilçede günlük üretilir ve taze olarak tüketilir. İlçe dışında ise raf ömrünün kısalığı nedeniyle peynir oranı düşük ve kurutulmuş tatlı satışı yapılmaktadır. Bu nedenle ilçede yenilen tatlı ile dışarıda tüketilen tatlı arasında belirgin lezzet farklılıkları bulunmaktadır.

Kemalpaşa Tatlısının hikayesi Mustafakemalpaşa ilçesinde başlıyor. 1920’li yıllarda, ilçe esnaflarından “Dondurmacı Ahmet” dondurma yapmak için hayvanların sırtında Sünlük dağlarından kar getiriyor, onları 2-3 ev yüksekliğinde toprakta açtığı çukurda buz kalıpları şeklinde saklıyordu.Dondurma için topladığı sütlerden kışa girerken insanların içlerini ısıtacak bir tatlı bulma ihtiyacı duydu.

Bu meşhur tatlıyı o günlerde küçük imalathanesinde keşfetti. Tatlının içindeki un, peynir, irmik ve yumurta bulunuyordu. Bunları yoğurarak 3-4 cm çapında kurabiyeler haline getirdi. Özel olarak peyniri mayalayıp tasarladığı hamuru küçük parçalara bölüp pişirmek için semtteki fırına götürdü. Pişmiş tatlıları kaynayan şekerli şerbete atarak, tatlı haline dönüştürüp ilçenin adıyla anılan bu lezzeti ortaya çıkardı.

Missing Alt Text

Hikayeli Yemekler

Vanilyalı Dondurmanın Tarihi

Vanilya ilk zamanlarda özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da dondurmaları tatlandırmak için sıklıkla kullanılırdı. Vanilyalı dondurma, tıpkı tüm diğer dondurmalar gibi, krema, şeker ve vanilyadan oluşturulan bir karışımın buz kaplarına konup soğutulmasıyla yaratılmıştı.

Dondurmayı tatlandırmak için seçilen vanilya türü, bölgelere ve göre değişiklik gösteriyor. Örneğin Kuzey Amerika ve Avrupa’da tüketiciler baskın tatlardan hoşlanırken, İrlanda’da biraz daha anason aromalı bir tat tercih ediliyor. Vanilyalı dondurma hazırlanırken yumuşak bir kıvam elde etmek için buz kalıbındaki karışımın ara ara karıştırılarak buz kabına geri konması ve katılaştırmaya devam edilmesi gerekiyor.

Vanilyalı dondurmalar genelde hazırlanırken kullanılan aroma tipine göre sınıflandırılır. Eğer doğal vanilya özü kullanılırsa, ürün “vanilyalı dondurma” olarak adlandırılır. Doğal öz kullanılmazsa “vanilya aromalı dondurma” olarak isimlendirilir. Yok, yapay vanilin kullanılıyorsa, ürün “yapay aromalı vanilyalı dondurma” olarak etiketlenir.

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Hikayeli Yemekler: Höşmerim

Bu haftaki hikayeli yemeğimiz ülkemizin farklı yörelerinde farklı şekillerde yapılan ve sevilen bir tatlı olan “Höşmerim”. Höşmerim; genel olarak şeker, peynir, irmik ve yumurta ile yapılan bir tatlı çeşididir. Höşmerim fazla malzeme gerektirmemesi, çabuk hazırlanabilmesi ve lezzeti nedeniyle Anadolu mutfağında önemli bir yere sahiptir. İlk olarak Orta Asya’dan göçler yoluyla gelen Anadolu Yörükleri tarafından yapıldığı bilinen Höşmerim özellikle Balıkesir’e bağlı Havran ilçesinin simgesidir. Peynir helvası ya da peynir tatlısı olarak da bilinen tatlı, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde de kendisine yer bulmuştur. Evliya Çelebi, bu tatlının, Balıkesir’e yerleşen ilk Türkmen göçebelerinde de görüldüğünü, Havran’a da oradan geçtiğini anlatmıştır.  

Höşmerim, Marmara bölgesi başta olmak üzere Ege, İç Anadolu bölgelerinde çok üretilen ve tüketilen bir tatlıdır. Türk Patent ve Marka Kurumunun coğrafi işaretli gıdalar listesine baktığımızda Balıkesir Höşmerim Tatlısı, Kırşehir Höşmerim Tatlısı, Sivrihisar Höşmerim Tatlısı, Çamlıdere Höşmerim Tatlısı, Çankırı Höşmerim Tatlısı olarak farklı tariflerde ve isimlerde tescillenmiş höşmerim tatlılarını görebiliyoruz. Beypazarı, Dörtdivan ve Mengen ilçelerinin de höşmerim tatlısı tescili için başvuruları bulunmaktadır.

Etimolojik araştırmalara göre “höşmerim” sözcüğü Farsça kaymakla yapılan bir tür tatlı anlamına gelen “oşmaram” sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük tatlı anlamına gelen “oş” ve süt kaymağı, krema anlamına gelen “maram” sözcüklerinin bileşiğidir. Balıkesir yöresinde ise bu tatlıya “Höşmerim” isminin verilmesi farklı bir hikayesi mevcuttur. Hikayeye geçmeden önce bir not: Osmanlı Döneminde Türk aile yapısında, evli kadınlar eşlerine ‘Er’ veya ‘Erim’ diye hitap ederdi. 

Rivayete göre, savaşın başlaması üzerine erini cepheye yolcu eden gelin, uzun yıllar geri dönmesini beklemiş. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen eri geri dönmeyen gelinin bütün ümitleri tükenmiş ve şehit düştüğünü düşünmeye başlamış. Fakat uzun yıllar sonra da olsa eri geri dönmüş. Gelin, canından çok sevdiği hayat arkadaşını birden karşısında görünce çok sevinmiş ve bir sofra hazırlamaya karar vermiş. Ama yoksulluk nedeni ile mutfakta pek bir şey bulamamış.  Ne yapsam acaba diye düşünürken ellerinde kalan tek ineğin sütünden mayalayıp duvara astığı peynir gözüne ilişmiş. Taze peynirin içine yumurta, şeker ve irmik katarak ateşte pişirmiş. İlk defa yaptığı bu lezzeti erine sunmuş ve merakla “Hoş mu erim? Hoş mu erim?” diye sormuş. Hayat arkadaşı memnuniyetle “Hoş hoş” diyerek gelini takdir etmiş. Öncellikle Balıkesir yöresinde sonra da tüm ülkede hikayesi kulaktan kulağa anlatılarak yapılan tatlı, hikayesinden dolayı “Höşmerim” adını almıştır.

Missing Alt Text

Hikayeli Yemekler

Michelin Yıldız Sistemi

Michelin yıldızları, çoğu şef adayının hayalini kurduğu, gerçekleşmesi çok zor olan tatlı acı bir rüya. Yani en azından ben böyle tanımlıyorum. Şimdi benim tanımımı bir kenara bırakarak bu sistemin alametifarikalarını anlatmaya başlıyorum.

İlk olarak Michelin dediğimiz şey bildiğimiz lastik şirketi. Peki nasıl oluyor da bir lastik şirketi gastronomi dünyasına bu denli yön veriyor?

Tarihin tozlu sayfalarına inecek olursak, Michelin 1850’li yıllarda kurulan bir lastik şirketi. Andre Jules ve Edoudard Michelin kardeşlerin kurduğu Fransız lastik şirketi Michelin’in satışları düşünce çareler aramaya başlıyor. Sonunda şöyle bir fikir ortaya çıkıyor; müşteriler bilmedikleri yerlere gittiği zaman onlara kolaylık sağlayacak bir rehber hazırlayalım. Bu rehber; başta yolcular, daha sonraki yıllarda şoförler olmak üzere Michelin’in tüm müşterilerine konaklayabileceği, yemek yiyebilecekleri, araçlarını tamir ettirebilecekleri ve benzin alabilecekleri mekanları sıralar. Rehber dağıtılmaya başlanıyor. İlk olarak 35 bin adet basılan rehber tahmin edebileceğiniz üzere çok ilgi görüyor. Bu rehberde olan restoranlar ilgi görmeye başlıyor. Kazançlarında ciddi artışlar oluyor.

Daha sonra ise rehberi güncelliyorlar; üçlü yıldız sistemine geçiyorlar. Bu yıldızlar direkt restoranlara verildiği gibi şeflerin kendisine de verilmeye başlanıyor. Yıldız alan şef, ününü katlıyor; restoranı ziyaretçi akınına uğruyor. Şefin (kaybetmediği sürece) yıldızı olunca da hangi işletmeye giderse gitsin o artık “yıldızlı şef” olarak ününü koruyor. Parantez içinde kaybetmediği sürece dedim çünkü verilebilen her şey aynı zamanda geri alınılabilir arkadaşlar bunu asla unutmayın. Yıldız sistemimiz için de geçerli bu durum.

Yıldız alan şef veya restoranın ilerleyen dönemlerde kriterlere uymadığı takdirde verilen yıldızı geri alınıyor.

Bu yıldız kaybı ciddi anlamda bazı şeflere psikolojik zararlar verdi. Hatta 1996 yılında Şef Alain Zick ve 2003’te Bernard Louseau yıldızlarını kaybettikleri için intihar etti. Yeri gelmişken söylemek istiyorum; evet, yıldız kaybetmek çok zor ve üzücü bir durum fakat hiçbir şey yaşamdan kıymetli değildir arkadaşlar. Hayatta ne yaşarsanız yaşayın acı tatlı, bunlara göğüs germek zorundayız çünkü her acı bir gün biter bunu unutmayın. Sosyal mesajımı da araya sıkıştırdığıma göre yazıya kaldığım yerden devam edebilirim. 🙂

Peki Michelin Yıldızı alabilmek için hangi kriterlere sahip olmamız lazım?

Michelin, restoran seçimlerini yaptığı kriterleri en son değiştirdiğinde tarih 1936’yı gösterir. Başka bir ifadeyle, malzeme kalitesi, hazırlama ve pişirme konusundaki ustalık, yaratıcılık, ödeme karşılığının alınması ve kalite standartlarındaki istikrar şeklinde 5 maddeyle belirlenmiş kriterler tam olarak 85 yıldır uygulanır. Ayrıca genel ambiansın menüyle bütünlüğü, hizmet kalitesi, temizlik, restoranın butik ve yenilikçi olması, şefin restoran sahibi olmasının yanı sıra, yine şefin Michelin yıldızlı restoranlarda çalışma geçmişinin olması da apoletine Michelin Yıldızı takmak isteyen restoranların dikkat etmesi gereken kriterler olarak bilinir. Düzenli olarak her yıl Michelin’in gönderdiği ekip tarafından kontrole geliniyor. Bu ekibin kimliği asla bilinmiyor. Yılın herhangi bir zamanında bir akşama rezervasyon yapılıyor ve siz farkında olmadan sınava girmiş oluyorsunuz. Bununla alakalı başrolünde Bradley Cooper’ın oynadığı 2015 yapımı ”BURNT” adlı bir film var. Film gerçekten inanılmaz ve bu konu çok iyi anlatılıyor. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim!

Son olarak, Dünya’da kaç tane Michelin yıldızlı şef ve restoranı var ondan bahsedeyim… 349’u tek, 81’i iki ve 50’si üç yıldız olmak üzere, dünya üzerinde Michelin Yıldızı’na sahip toplam 480 restoran var. Yalnızca bu rakam dahi Michelin Yıldızı sahibi olmanın zorluklarını kanıtlıyor aslında…

Missing Alt Text

Alihan Ceylan

Hikayeli Yemekler: Pizza Margherita

Severek yediğimiz lezzetlerin hikayelerini anlattığımız “Hikayeli Yemekler” serisinde bugün konuğumuz “Pizza Margherita”. Mozarella peyniri ve domatesin eşsiz uyumu ile hazırlanan ve yoksul İtalyan halkı tarafından asırlarca tüketilen pizzanın üne kavuşması 1889 yılında Kraliçe Margherita’nın; mozzarella peyniri, domates ve fesleğenli pizzayı tatmasıyla birlikte başlıyor. 

Bir gün Kraliçe Margherita canının pizza istediğini söylediğinde sarayda işler biraz karışır. Çünkü asırlardır yoksulları yiyeceği olan pizzanın nasıl yapılacağı saray aşçıları tarafından bilinmiyordu. Pizzanın hızlıca servis edilebilmesi için Esposito’nun saraya komşu olan “Pietro” isimli pizza fırından pizzalar sipariş edilir. Mozarella peyniri, domates ve fesleğenli pizzayı kraliçeye sunan Esposito, kraliçenin pizzanın ismini sorması üzerine heyecandan ne söylemesi gerektiğini unutur ve telaşla kraliçenin adını telaffuz ederek “Pizza Margherita” der. Kraliçenin pizzayı çok sevmiş olması ve bunun için Esposito’ya bir teşekkür mektubu yazması kısa zaman içinde tüm halk tarafından duyulur ve pizza yoksul sofralarından saray mutfağına girmeyi başarır.

Pizzanın dünya mutfaklarında yerini alması ise 1800’lü yılların sonuna doğru Amerika’ya göç eden İtalyanların kendi mutfak kültürlerini de ülkeye taşımasıyla gerçekleşmiştir.

Missing Alt Text

Hikayeli Yemekler

Çocukluğumun Fırından Gelen Kokusu

Çocukluğu burnunda tüter ya insanın… Bugünkü ‘biz’i borçlu olduğumuz anların tamamı orada saklı. Ara ara dönüp hatırlamak, hayatın kaynağını hatırlamak gibi. Yanan odun, güneş kremi, deniz suyu, tebeşir, kokulu silgi, oyun hamuru… Her biri adeta hafızamıza kazınmış, bizi olur olmadık zamanda geçmişe götürmek için sırasını bekliyor.  

Pekiii, fırından yeni çıkmış, içi bol peynirli pofidik bir poğaçanın koku hafızanızdaki yerini başka ne tutabilir?  Okuldan eve dönüşleri anlamlandıran, pazar sabahlarını taçlandıran o nefis kokudan bahsediyoruz. 

Bu satırları okurken dahi inceden burnunuza geldiyse, aniden bastıran o nostalji krizlerine birebir reçete: “anne poğaçası”.  Dünyanın en ünlü pastanesi bile eline su dökemez, çünkü o sihirlidir…

Anne eli değmiş gibi mis kokan sıcacık poğaça tariflerini sizler için burada topladık. 

Zeytinlisi, peynirlisi, patateslisi… Siz hangisini severseniz…

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Bu Yiyeceklere Dikkat! İşte Metabolizmayı Yavaşlatan Yiyecekler

İstediğimiz kiloya ulaşabilmek ve onu korumak için diyet ve spordan çok daha büyük önem taşıyan bir etken var: Metabolizma hızımız… Metabolizmamız ne kadar hızlı olursa o kadar kolay kilo verir, ne kadar yavaş olursa da o kadar hızlı kilo alırız. O sebeple metabolizmamızı hızlandırmanın yollarını keşfetmeli ve uygulamalıyız.

Bu yazımızda metabolizma hızlandıran yiyecekleri sizlerle detaylıca paylaşmıştık. Şimdi de mutfağımıza sokmadan önce iki kere düşünmemiz gereken, metabolizma hızımızı yavaşlatan, vücudumuzu yıpratan ve kendimizi yorgun hissetmemize yol açan yiyeceklerden ve etkenlerden bahsedelim.

Diyet ürünleri

Yaptığımız düşük proteinli diyetler, Omega 6 yağları, tahıllar gibi çok sayıda sağlık dostu ürünler içerir. Ancak bu diyetler metabolizmayı yavaşlatma riski de taşır. Bu sebeple bu tip diyetleri uzman bir diyetisyenle birlikte yapmak hem bedensel sağlığınız hem de metabolizmanız açısından hayati önem taşır.

Metabolizma yaş aldıkça yavaşlar

Yaşlandıkça vücudumuzun kalori yakma hızı da giderek yavaşlar. Bu sebeple ilerleyen yaşlarda kilo almamız hızlanırken kilo vermemiz de zorlaşır. Geçmişteki yeme alışkanlıklarımızı sürdürsek dahi daha ağır bir vücut yapısına ve daha fazla kiloya sahip olabiliriz.

Buğday – Glüten intoleransı

Metabolizmanın yavaşlamasının nedenlerinden biri de buğdaya karşı intoleransımız olmasıdır. Besin intoleransı aslında vücudumuzun birtakım maddelere karşı geliştirdiği doğal tepkilerdir. Bu maddeler metabolizma hızımızı yavaşlatır, üstelik çok daha farklı ve istenmeyen reaksiyonlara da yol açar.

Laktoz intoleransı

Süt ve süt ürünlerinde bulunan laktoz ve casein isimli protein de aynı şekilde bazılarımızın bünyesinin tepki verdiği maddelerden biridir. Süte ve süt ürünlerine karşı duyarlılık çok yaygın görülür. Gaz ve bağırsak sorunlarına neden olur ve metabolizma dengesini bozarak kilo alımını hızlandırır.

Daha az şeker

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bir yetişkinin günlük tüketmesi gereken maksimum şeker miktarı 25-36 gram. Şeker her bünyenin ihtiyaç duyduğu bir besindir. Ancak rafine şeker yerine doğal şekerle bu ihtiyaç kolaylıkla telafi edilebilir. Vücudunuz şekere ihtiyaç duyduğunda bir porsiyon meyve yiyerek sadece şeker değil, aynı zamanda antioksidan, vitamin ve lif ihtiyacımızı da karşılamış oluruz. Böylelikle metabolizmamızı da yavaşlatmaz, aksine hızlandırırız.

Beyaz pirinç & beyaz ekmek

Sandığımızın aksine, karbonhidratların tamamı zararlı değil. Kaliteli karbonhidrat alımında bir sakınca yok, ancak işlendiğinde tüm vitamin ve mineralleri kaybeden beyaz un ve pirinç gibi gıdaların metabolizmamız üzerinde yavaşlatıcı etkisi vardır.

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Çikolata Nasıl İcat Edildi? Çikolatanın Bulunuşu

Belki inanmayacaksınız ama, çikolatanın bulunuşu bugünden tamı tamına 4000 yıl öncesine dayanıyor. Kaynaklara göre çikolata ilk kez Meksika topraklarında kullanılıyor. Ama tahmin edin ne olarak? İçecek olarak! Yanlış duymadınız, çikolata ilk bulunduğunda bir yiyecek değil, içecek olarak tüketildi.

Peki ilk çikolata nasıl üretildi? Meksika’nın milattan önceki 1900’lü yıllarda yaşayan kabileleri, Orta Amerika’nın tropikal yağmur ormanlarına ilk kakao tohumlarını ekti. Daha sonra kakaoyu fermente ettiler ve macun haline getirdiler. Böylelikle üretilen ilk çikolata bugün alışık olduğumuzdan çok farklı olarak sıvı ve acı bir içecek halinde ilk tüketicileriyle buluştu. Bu fermante edilmiş kakaoyu su, bal, vanilya ve acı biber gibi baharatlarla karıştırıp değişik denemeler yaptılar.

O dönem Meksika topraklarının ev sahipleri olan Aztekler ve Mayalar bu keşfettikleri koyu renkli içeceğin kişileri mutlu eden sihirli bir yapısı olduğuna inandılar. Yani bugün bilim insanları sayesinde bildiğimiz, çikolatanın serotonin hormonu salgılatma gücüne birtakım mistik anlamlar yüklediler. Bugün çikolata hala bizleri mutlu eden yiyeceklerin başında geliyor… 

Hatta Mayalar bir adım ileri giderek kendilerine bir kakao tanrısı ilan ettiler ve huzura, mutluluğa kavuşmak için ona tapındılar. Tahmin edeceğiniz üzere bahsi geçen dönemde çikolata çok değerli bir içecekti. Her zaman, herkese sunulmazdı ve büyük bir ayrıcalıktı. Yalnızca kutsal törenlerde, seremonilerde, krallar, soylular, askerler ve din adamları tarafından tüketiliyordu.

Peki çikolatanın tadı Meksika sınırlarını nasıl aştı? Meksika’yı işgal eden denizci, İspanyol bir kaşif Hernan Cortes sayesinde! Cortes çikolatayı da Amerika’dan Avrupa’ya taşıyan ilk kişi oluyor. Bugün çikolatayla yaşadığımız Señor Cortez’e borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz…

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Bademin Hikayesi

Badem, dünyanın en popüler ağaç kuruyemişleri arasındadır. Bronz, ahşap bir kabukta büyür. Daha yaygın olarak badem ağacı olarak adlandırılan Prunus dulcis’in yenilebilir tohumlarıdır. Bu ağaçlar 9 metrenin üzerinde büyüyebilir ve sıcak, kurak iklimleri tercih eder.

Badem, ilk olarak Asya ve Çin’in batı bölgelerinde ortaya çıktı ve büyük olasılıkla orada yetiştirildi. Evcilleştirmenin tam yeri zamanla kaybolmuş olsa da bilim insanları bademin ilk yetiştirildiği yerin en olası yer olarak Batı Asya’yı gösterebildiler. Günümüz İran’ında ve komşu ülkelerde bile yabani bademler yerlidir ve hala orada yetişmektedir. Badem ağaçları İspanya, Fas, Yunanistan ve İsrail gibi bölgelerde gelişti ve hasatları İpek Yolu boyunca Çin’e seyahat eden kaşifleri besledi. İspanya, badem endüstrisini sürdüren tek ülkedir ve hala badem üreticisidir.

Acı ve tatlı olmak üzere 2 çeşit badem vardır. İlki dünya çapında lezzetli bir atıştırmalık olarak satılıyor ve ikincisi sizi öldürebilir. Acı badem, siyanür açısından zengin olduğu için oldukça zehirli olarak kabul edilir. Zengin derken, acı bademin tatlı çeşitten 50 kat daha fazla siyanür içermektedir. Bunun gibi temel elementler yiyeceklerde çok yaygındır. Küçük miktarlarda vücudunuz tarafından kolayca atılırlar.

Uzmanlar, bademlerin, Ürdün’deki Numeira’da Erken Tunç Çağı’nda (yaklaşık M.Ö. 3000-2000) ortaya çıkması nedeniyle evcilleştirilen ilk ağaçlardan biri olduğunu düşünüyor. Bademden İncil’de bahsedilir ve hatta Mısır’daki Tutankamon’un mezarında da (yaklaşık M.Ö. 1325) bulunmuştur. Eski Roma’da yeni evliler badem yağmuruna tutulurdu, daha sonra bugün Kuzey Amerika’da şekerli badem verme geleneğine benzer bir doğurganlık büyüsü olarak kabul edildi.

Van Gogh Badem Çiçekleri serisini Güney Fransa’daki Arles ve Saint-Rémy’de yaşarken çiziyor. En sevilen tablolarından bazıları olarak kaldılar.

Bademin Faydaları

Badem, son derece besleyicidir ve sağlıklı yağlar, antioksidanlar, vitaminler ve mineraller açısından zengindir.

Mağazalardan satın alabileceğiniz bademlerin genellikle kabuğu çıkarılarak içindeki yenilebilir fındık ortaya çıkar. Çiğ veya kavrulmuş olarak satılırlar. Badem, sağlıklı tekli doymamış yağlar, lif, protein ve çeşitli önemli besinlerde yüksektir.

Badem, hücrelerinizi yaşlanmaya ve hastalığa önemli bir katkıda bulunan oksidatif hasardan koruyabilen antioksidanlar bakımından yüksektir.

Badem, dünyanın en iyi E vitamini kaynakları arasındadır.

Badem, birçok insanın yeterince alamadığı bir mineral olan magnezyum açısından son derece yüksektir. Yüksek magnezyum alımı, metabolik sendrom ve tip 2 diyabet için önemli gelişmeler sağlamaktadır.

Düşük magnezyum seviyeleri, yüksek tansiyonla güçlü bir şekilde bağlantılıdır, bu da bademlerin kan basıncını kontrol etmeye yardımcı olabileceğini gösterir.

Günde bir veya iki avuç badem yemek, “kötü” LDL kolesterolde hafif düşüşlere yol açarak potansiyel olarak kalp hastalığı riskini azaltabilir.

“Kötü” LDL kolesterol, kalp hastalığının gelişiminde çok önemli bir adım olan oksitlenmedir. Badem atıştırmasının oksitlenmiş LDL’yi önemli ölçüde azalttığı gösterilmiştir.

Badem mutfakta şaşırtıcı derecede çok yönlüdür ve hem tuzlu hem de tatlı yemeklerde kullanılır.

Fransız makaron tarifi ve glutensiz yiyecekler için harika bir tatlı seçeneğidir. Sizinle bugün badem sütü yapmayı paylaşacağım. Birçok süpermarkette bulmak mümkün fakat kendi badem sütünüzü evde yapmak daha keyifli olmaz mı?

Lezzetli badem sütü tarifime buradan ulaşabilirsiniz.

Peki badem sütünü nasıl tüketebiliriz?

Kek pasta yaparken kullanabilirsiniz. Kahveleriniz de ya da tek başına tüketebilirsiniz. Ev yapımı dondurmalarınız da kullanabilirsiniz. Müslilerinizde ve yulaf lapalarınızda kullanabilirsiniz.

Badem sütü yaparken elde ettiğimiz posasını da atmıyoruz. İstediğiniz şekilde kullanabilirsiniz, ben genellikle kek ve kurabiye yaparken kullanıyorum muhteşem oluyor.

Lütfen sizlerde deneyimlerinizi bizimle paylaşın ve sağlıkla kalın.

Missing Alt Text

Nagehan Çiftçioğlu

Doğa Ve Mutfak

Mutlaka düşünmüşsünüzdür, ormanda yürüyüş yaparken ya da piknikte tabakları masaya yerleştirirken doğanın ne kadar muhteşem olduğunu… Kuş seslerine, peş peşe uçuşan kelebeklere, bir ağacın dibinde çıkan mantarı gördüğünüzde, ufak bir sincabın kaçışına denk geldiğinizde hayran hayran bakakalmadınız mı? Hiç sanmam. Yeşil, ruhumuza çok iyi gelen bir renk. Ve bu renk, doğada alabileceği tüm tonlarıyla bezenmişken…

Bu pandemi sürecinde sanırım en çok doğaya yöneldik. Evde sıkıldık, yaptık pastaları börekleri gittik en yakın ormana serdik soframızı. Kilo aldık ne yapsak? Deniz havasını içimize çeke çeke koştuk kıyı şeritlerinde. Domateslerimizi, biberlerimizi ektiğimiz ‘balkon bahçeciliği’ yapmaya başladık ya da bahçemizdeki küçücük alana neler ekilir planlarını çizdik. Bu arada biz evde kaldıkça doğa yenilendi, kendini toparladı. (Marmara Denizi yenik düşenlerden maalesef.)

Biraz dikkatli bakarsak doğanın her yerde olduğunu görmek hiç de zor değil. Yani toprağın. Toprak, ne elzem bir varlık! İçinde milyarlarca canlı barındırırken bitkilerin, hayvanların ve bizim yaşamsal faaliyetlerimiz için verdikleri yadsınamaz. Muhteşem bir şey. Bir tohum ekiyorsunuz ve size onlarca tohumu geri veriyor yanında meyvesiyle, sebzesiyle. Dedim ya doğa her yerde, mutfakta. Sabah kahvaltıda yediğimiz salatalıkta, haşladığımız nohutta, çocuğumuza ısıttığımız sütte, marketten aldığımız çikolatada…

Bir çiftçi olsaydım belki daha önce kavrardım toprağın değerini. Çünkü zordur çiftçi olmak, hayvan yetiştirmek. Zordur toprağın dilinden anlamak, ekini toplamak, hayvanı otlatmak… Oysa çok kıymetlidir canım ülkemin toprağının efendisi. Aslında her gün soframdadır çiftçinin emeği. O pirinci nasıl yetiştirmiş, nasıl toplamış, ne uğraşlar vermiş bilmek gerek. Bildiğimiz şey bizde daha değerlenir daha bir anlam kazanır. Özellikle zorluklarına tanık olabiliyorsak…

Fark ediyorsanız çoğu aşçı da yemeğini yapmadan önce malzemesine çok önem verir. Kimisi akşama çıkaracağı balık için sabahın en erken saatlerinde balık haline gider ve en taze levrekleri seçer. Ya da sadece reçel için Malatya’ya gidip kayısı alan şefler var. Üreticiye önem verdiği için her ürünü en iyi yerlerden almaya çalışan onlarca aşçı var. Neden? Çünkü iyi yemek iyi malzemeyle yapılır. İyi malzeme de doğada.

Söylemek istediğim; insanın kendi toprağını, iklimini tanıması gerek. Bize sunulan bu nimetlerin değerini bilmek, geleneksel tarımın yaygınlaşması gerek. Zirai ilaç kullanılmadan, geleneksel tarım yöntemleriyle, doğaya uyum sağlayarak üretilmiş gıdaları sofralarımızda görmek, saksımızda yetiştirdiğimiz biberleri yemeklerimize katmak çok keyifli olmaz mı? Üreten, iyiyi bulan, araştıran, teknolojiyi daha kaliteli mahsul için kullanma çabasına giren toplum kazanır.

Anadolu gibi genç topraklarda yaşarken, bu güzel ülkenin çeşit çeşit ürünleriyle lezzetli yemekler yapıp sevdiklerimizle doyasıya muhabbetler edebildiğimiz güzel sofralar kurmak, bu verimli toprakların, buralarda yetişen güzelliklerin değerini bilerek önümüze gelen her nimete bir başka bakmak gerek.

Hadi aramızda hala toprağa elini değmemiş olan varsa bu akşam salataya sıktığımız limonun çekirdeğini bir saksıya ekip mucizeye tanıklık edelim!

Missing Alt Text

Neslihan Alan

Patlıcanın Graffiti Hali

Görüntüsüyle hem merak uyandıran hem de iştah açan graffiti patlıcanlarla tanıştınız mı? Henüz tanışmamış olanları yazının devamını okumaya davet ediyorum!

“Patlıcanın graffitisi mi olurmuş? Patlıcan patlıcandır işte.” diyebilirsiniz; ancak patlıcanın klasiği kadar graffitisi de var!

Graffiti patlıcanlar, bildiğimiz klasik koyu mor patlıcanla lezzet açısından bire bir örtüşüyor. İki patlıcanı birbirinden ayıran en önemli üç fark; graffiti patlıcanın kendine has, adeta görsel şölen yaratan görüntüsü, klasik patlıcana kıyasla çok daha hızlı piştiğinden pratik olması ve istenildiği takdirde çiğ de tüketilebilmesi.

Önce renklere değinelim, malum insanın midesi kadar gözü de doymak istiyor. Graffiti patlıcanlar mor ve fildişi renklerinde, tüm yüzeyine eskitme uygulanmış gibi bir görünümü olan oldukça iştah kabartıcı patlıcanlar. Alışılmışın aksine süngerimsi bir yapıda olmadıklarından az yağ ile hızlıca pişebiliyorlar. Bu da yemek yeme işlemini sindirimi kolay, pişirme işlemini ise fazlasıyla pratik hale getiriyor; tam da hayal ettiğimiz gibi!

Etli kısımları bol olduğundan, ağızda meyve aroması bıraktığından bu patlıcanları çiğ tüketmek de mümkün. Sanıyorum rengi, deseni ve hızlı pişip sindirimi kolay şekilde tüketilebilmesinden ziyade çiğ yenilebiliyor olması kafaları karıştıracaktır. Bunun tamamen bir alışkanlık meselesi olduğunu unutmayalım. Pişmişten şaşmak istemeyenler pişirmeye devam edebilir elbette. İşin ‘çiğ’ kısmı patlıcandan yenilik bekleyenlere hitap eder belki de.

Çiğ yeme opsiyonunu bir kenara bırakıp biraz pişirme tekniklerinden de bahsetmekte yarar var. Bildiğimiz patlıcandan farklı bir patlıcan çeşidi olduğu için bu patlıcanların özel bir pişirme tekniği gerektirdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Graffiti patlıcanları ister ızgarada, ister sote halinde, isterseniz de kızartarak pişirip afiyetle yiyebilirsiniz!

Kızartma severlere tekrar hatırlatalım: Bu patlıcanlar az yağ ile pişebiliyor; çünkü yağ çekme gibi bir özellikleri yok!

Şimdi söz sizde!

Graffiti patlıcanları nasıl buldunuz? Bu patlıcanlar mutfakta bir şansı hak ediyorsanki, ne dersiniz?

Missing Alt Text

Kitchen Notifications

Metabolizmayı Hızlandıran Yiyecekler

Ne diyetler, ne de spor! Kolay kilo vermek için en çok dikkat etmemiz gereken şey metabolizma hızımız… Metabolizma hızı kilo verip almamız konusunda büyük rol oynuyor. Yavaşlaması kilo almayı, hızlanması ise kilo vermeyi kolaylaştırıyor. İşte metabolizmayı hızlandırıp, kilo vermek için yapmanız gerekenler.

Metabolizma Hızı Nedir?

Metabolizmamız, vücudumuzun temel fonksiyonlarını devam ettirebilmek için, bir günde ihtiyaç duyduğumuz minimum enerji miktarıdır. Kişiden kişiye, bünyeden bünyeye değişiklik gösterir.

Metabolizma hızını etkileyen faktörler arasında yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, kullanılan ilaçlar, stres düzeyi, hastalıklar, uyku düzeni, fiziksel aktivitelerin düzeyi gibi pek çok faktör yer alır. Vücudumuzun kas oranını artırmak da metabolizmayı hızlandıran önemli etkenlerden biridir.

Metabolizmayı Hızlandırmanın Yolları Nelerdir?

Egzersiz egzersiz egzersiz!

Metabolizma hızını artıran unsurların başında egzersiz geliyor. Günlük fiziksel aktivitelerinizi ne oranda artırırsanız, metabolizma hızınız da bir o kadar artacaktır. Ne demiştik? Ne kadar kas, o kadar metabolizma. Kas kütlenizi artacak sporlar yapmayı ihmal etmeyin.

Her derde deva: Bol su!

Gün içerisinde 2 litreden fazla su içmenin işe yaramadığı bir konu var mı? Bizce yok. Ne kadar su içersek o kadar sağlıklıyız. Bol su içmek vücudumuzdaki toksinleri kolayca atmamıza yardımcı olur ve metabolizmamızı da hızlandırır.

Acı biber düşman değil dost!

Acı biber tüketiminin metabolizmanızın hızını ne kadar artırdığınızı bir bilseniz, sofranızdan eksik etmezsiniz. Acı biber yediğimizde aşırı terlememizin sebebini biliyor musunuz? Çünkü kan dolaşımımızı, dolayısıyla metabolizma hızımızı katlanarak artırır da ondan. Bu da yağ yakımına ve ter atmamıza yardımcı olur. Sadece acı biber değil, zerdeçal, tarçın, zencefil gibi tüm baharatlar metabolizma dostu.

Yeterli uyku

Metabolizmayı hızlandırmak ve vücudun enerji düzeyini artırmak için düzenli ve yeterli uyku da hayati önem taşıyor. Güne erken bir saatte dinlenmiş bir bedenle başlamak gibisi var mı?

Metabolizma hızlandıran özel çay

Bazı özel karışımlar metabolizma hızını ikiye katlar. Biz bu karışımlardan en pratik ve en lezzetli olanı sizin için hazırladık. Bu çayı düzenli tüketerek metabolizma hızınızı artırabilirsiniz. İşte metabolizma hızlandıran çay tarifi…

Bol Protein

Metabolizmayı hızlandırmak için kas kütlemizi artırmamız gerektiğini konuşmuştuk. Bunun en uygun yolu da bolca protein tüketmek. Vücutta sindirilme süreleri uzun olduğundan doğrudan enerji kaynağı olarak kullanılamazlar. Vücut onu yapmak için çok kalori harcar. Bu da metabolizmanın hızlanmasına yardımcı olur.

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Fettuccine Alfredo

Bu hafta konuğumuz eşinin sağlıklı günlerine kavuşması için uğraşan bir şefin icadı, İtalyan lezzet “Fettuccine Alfredo”. Fettuccine Alfredo, tereyağ, parmesan ve krema ile yapılan bir makarna çeşididir. Küçük şeritler anlamına gelen Fetuccini, Roma ve Toskana mutfağında yoğun bir şekilde kullanılan, hamuru temel olarak un ve yumurta ile hazırlanan, Tagliatelle’den geniş, Papardelle’den ince bir cins İtalyan makarnası olarak bilinir. Alfredo sosu ise, ismini 1900’lerin başından ortalarına kadar Roma’da restoran işleten, yemek yapma tutkusunu serüvene dönüştüren “Alfredo di Lelio” adında bir İtalyan’dan almaktadır. 

Fettuccine Alfredo’nun hikayesi Alfredo’nun eşinin, oğulları Armando’yu (Alfredo II) doğurduktan sonra halsiz düşmesiyle başlar. Doğumdan sonra bitkin düşen eşinin sağlığını eski haline getirmek için kendi elleriyle sağlıklı ve besleyici yemekler yapmaya başlayan Alfredo, bir gün fettuccine makarnayı tereyağı ve taze parmesan ile karıştırarak eşine götürmüş. Eşi bu yemeğe bayılır ve restoranlarının menüsüne koymasını söyler. Bütün dünyada tanınan Fettucine Alfredo’nun hikayesi böyle başlar ve kısa sürede büyük bir üne sahip olur.

Missing Alt Text

Hikayeli Yemekler

Festivalleri Yapılan Enginar

Enginar (Cynara scolymus), papatyagiller familyasından mavi-mor renkli çiçekler açan, 50-150 cm boyunda çok senelik otsu bir bitki. Güney Avrupa ve Akdeniz çevresinde yetişir. İklimsel uygunluğu nedeniyle de daha çok Ege, Akdeniz, Marmara’da yetiştirilir ve bilinir.

Evet, enginar aslen mavi-mor renkte çiçekler açan bir bitkidir. Yemek olarak kullanılan kısmı ise çiçekleri açmadan hatta olgunlaşmadan önce oluşan baş kısmıdır.

Orijinal adı cynara scolymus olan enginarın bu ismi bir efsaneden aldığı anlatılır…

Mitolojiye göre Zeus, Cynara isimli bir kadına aşık olmuş ve onu tanrıça olarak ilan etmiş. Birlikte yaşamaları için evine götürmüş. Zeus’un evini beğenmeyen Cynara, kendi evine geri dönmek istemiş. Buna çok öfkelenen Zeus, kadını enginara çevirmiş. Botanikte Cynara olarak bilinen enginara Cynara denmesi de bu sebeptenmiş. Eskiden enginar için “kralların yiyeceği” denirmiş. 

Enginar, insanlığın keşfettiği en eski yiyeceklerden biri!

Yunan filozofu Theophrastus, M.Ö. 371-287 yılları arasında yaşamıştır. Yunan filozof enginarın İtalya’da ve Sicilya’da yetiştirildiğinden bahsetmektedir. Enginarın tarihi milattan önceye dayanmaktadır. 

Efsanelere konu olan lezzetli enginarın faydaların bakalım…

Genellikle bahar aylarında, ülkemizin ılıman bölgelerinde yetişen ve düşük kalorili zengin içeriği sayesinde sağlıklı beslenmeye özen gösteren bireylerin sofralarından eksik etmemesi gereken bir bitkidir. Karaciğer dostu olarak bilinen enginar düşük kalorili, kolesterol düşürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici haliyle sağlıklı beslenmek isteyenlerin yemek listesinde genellikle ilk sıralardadır.  Antioksidan özelliği sayesinde, toksik maddelerin vücuttan atılmasına yardımcı olarak, karaciğerin sağlıklı çalışmasını destekler. Yapısında bulunan potasyum minerali vücuttaki sodyum-potasyum dengesini düzenleyerek tansiyonu düzenler.

Enginardan lezzetli yemek olur. Peki lezzetli bir çay olur mu?

Biz şimdilik yiyerek tüketiyoruz ancak Vietnam’da enginar içilerek tüketiliyor. Ben de geçtiğimiz ay aktardan enginar yaprağı çayı almıştım ve tüketmeye başladım. Enginar yapraklarından yapılan çay Vietnamlıların popüler içeceği haline gelmiş. Dünyada da gitgide yaygınlaşan çay, enginar yaprakları kurutulduktan sonra kaynatılarak yapılıyor.

Enginar ile ilgili ilginç bilgiler henüz bitmedi… 🙂

Kaliforniya’da “Dünya’nın enginar merkezi” olarak bilinen Castroville’de her yıl enginar festivali düzenlenir. Kaliforniya kendini enginar başkenti olarak ilan etti bile!  

Enginarın başkenti olur da kraliçesi olmaz mı?

Olur, festivalde de bir enginar kraliçesi seçilir. Tarihteki ilk enginar kraliçesi ise Norma Jean isimli genç kadın olmuştur. Norma Jean o günlerde henüz ünlü değildir ve adını Marilyn Monroe olarak değiştirmemiştir. Yani tarihteki ilk enginar kraliçesi Marilyn Monroe’dur.

Zeytinyağlısından dolmasına, çorbasından salatasına, yemeğinden böreğine enginar ile yapılacak türlü türlü tarifler bulabilirsiniz. 

Enginardan bahsetmişken enfes tarifler vermezsem olmaz! Zeytinyağlı Garnitürlü Enginar ve Enginarlı Pilav ile klasik enginar tariflerinin dışına çıkarak, sofralarınıza farklılık getirebilirsiniz. 

Afiyet olsun!

Missing Alt Text

Burcu Güldağ

Vegan Beslenmenin Faydaları

Vegan beslenme nedir? Nasıl uygulanır? Vegan beslenmenin vücudumuza faydaları nelerdir? Veganlık günden güne daha fazla kişinin benimsediği bir yaşam tarzı haline geldi. Bu da anlamına ve uygulama yöntemlerine dair git gide büyüyen bir merak uyandırıyor. Bu yazımızda bu merak unsurlarını yanıtlamaya çalışacağız.

Vegan Beslenme Nedir?

Vegan beslenme, veganizm, en basit tanımıyla hayvan kaynaklı ve hayvan kullanımı yoluyla elde edilen ürünleri kullanmayı reddetmeye deniyor. Veganlar yalnızca hayvan eti ya da hayvansal ürün kullanımına değil, hayvanlar üzerinde deney yapan markalara, hayvan ürünlerinden üretilen kozmetik, temizlik, tekstil ürünlerini kullanmaya da karşı çıkıyorlar. Yani veganlığı bir tüketim tarzından ziyade, bir yaşam felsefesi, bir kültür olarak da benimsiyorlar. İpek, koyun yünü, hayvan kürkü gibi tekstil ürünlerinden uzak durup pamuk ve keten gibi bitkisel ürünlere yöneliyorlar.

Vegan beslenmenin faydaları nelerdir?

Vegan beslenme, diğer beslenme yöntemlerine oranla hayvansal proteinden ziyade sebze ve meyve içerir. Bu sebeple vegan beslenen bireyler daha vitamin, mineral ve lif ağırlıklı beslenmiş olurlar. Bu da bağırsak kanseri riskini azaltmaya yardımcı olur.

Tam tahıl, soya ve kabuklu yemiş gibi ürünleri de daha fazla tükettiklerinden kalp sağlıkları korunur.

Et ve peynir gibi ürünler yüksek oranda doymuş yağ içerir. Bunları kullanmıyor olmaları onların diyet kolesterolünü ve kan basıncını düşürür.

Veganların tükettikleri gıdaların kalorileri düşük olduğu için aşırı kilo alımını ve obeziteyi önler. Bu da aşırı kilodan kaynaklı kalp ve damar hastalıkların önlenmesine yardımcı olur.

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Veganlık ve Vejetaryenlik Arasındaki Fark Nedir?

Bu yazımızda halk arasında sürekli karıştırılan iki kavrama bir açıklık getirelim istedik. Son yıllarda adını her zamankinden fazla duyduğumuz veganlık ve vejetaryenlik müesseseleri arasındaki fark aslında oldukça basit ve net.

Vejetaryen kelimesi Fransızca kökenlidir. TDK’ye göre vejetaryen, “Etyemez” kimselere denir. Vejetaryenlik ya da etyemezlik, daha çok etik sebepler başta olmak üzere, çeşitli nedenlerle et, balık, kümes hayvanları tüketmemeye deniyor. Sadece beslenmeyi değil, giyimden günlük hayatta kullanılan ürünlere kadar hayvanların kendisinden üretilen ürünleri kesinlikle tüketmiyorlar.

Veganlar ise, et tüketmemenin yanısıra, ayrıca hayvanların ürettiği yumurta, süt, bal vb. ürünleri de yemiyorlar. Bunun yanı sıra hayvanlardan, hayvanların ürünlerinden üretilen ya da hayvanlar üzerinde test edilen türlü kozmetik ve temizlik ürünlerini de kullanmayı kesinlikle reddediyorlar. TDK, “Vegan”ları “Katı vejetaryenler” olarak açıklıyor.

Bu iki kavram arasındaki farkı daha açık şekilde ifade edecek olursak, vejetaryen tavuklu pilav yemez ama omlet yer. Öte yandan bir vegan ise tavuklu pilavı yemediği gibi, tavuk yumurtasından yapılan omleti yemeyi de reddeder.

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Dillere Dolanan Spagetti

Makarnanın tarihçesi incelendiğinde iki farklı yaklaşım göze çarpmaktadır. Bunlardan ilki, makarnanın ilk kez M.Ö. 1700–1100 yılları arasında Çinliler tarafından yapıldığı ve 1292 yılında ünlü gezgin Marco POLO tarafından keşfedilerek günümüzde makarnanın anavatanı olarak kabul edilen İtalya’ya getirildiğidir. Diğer görüş ise, İtalyanların makarnayı Araplardan aldığı yönündedir. Ortadoğu ile ticaret yapan İtalyanların o zamanlar “el-rişta” günümüz mutfağında ise “erişte” olarak adlandırılan yiyeceği kendi ülkelerine götürdüğüdür.

Nerede, nasıl bulunduğundan bahsettik ama mesele nasıl bu kadar sevildiği…

Çeşitli soslarla çoğu kişinin kalbini fetheden makarna hele ki sosun üzerinden akıp gittiği ya da kimi sosları içine hapseden uzun makarnalar kalbimizin derinlerine dokunmakta…

Yapılışı kolay, fiyatı uygun, tadı kolayca güzelleşebilen sade haliyle ile de gönüllerimize taht kuran makarnayı sanırım sevmeyen çok azınlıktadır.

Ülkemiz makarna tüketiminde 4 sırada yer almaktadır.

Besleyici olması da makarnayı tercih sebebi yapmaktadır. Ülkemizde daha çok çubuk, spagetti, erişte, tırtıl, lokma, bamya, midye, burgu ve fiyonk şeklinde makarnalar tüketilmekte olup; son yıllarda ihraç amaçlı değişik çeşitlerde makarnalar da firmalarımızın ürün yelpazelerinde yerlerini almaktadır. Ayrıca tel, arpa, harf ve yıldız şeklindeki şehriyeler ve kuskus da tüketiciler tarafından yoğun olarak talep görmektedir.

Spagettiye en çok yakışan sosun bolonez olduğu düşüncesindeyim. Farklı ve en güzel tarifler için yazılarımızı takip etmeyi, tariflerimizi denemeyi unutmayın. Kremalı Tortellini tarifime buradan ulaşabilirsiniz.

Güzel bir tabak makarna ile kendinizi mutlu edin!

Afiyet olsun!

Missing Alt Text

Tuğba Gülgonce

Glütensiz Beslenme Hikayem Nasıl Başladı?

Merhabalar, ben Emine Aytaş. Bu, köşemdeki ilk yazım olacağından glütensiz beslenme tarzına geçme hikayemden önce kendimi biraz tanıtmak istiyorum. 6 yıldır evliyim ve özel bir eğitim kurumunda İngilizce öğretmeni olarak görev yapmaktayım. Yaşım 31 ve yaklaşık 2 yıldır glütensiz, 1 yıldır da hem glütensiz hem rafine şekersiz besleniyorum. Glütensiz ve rafine şekersiz tariflerimin yer aldığı bir Instagram hesabı yönetiyorum (@glutene_elveda). Bugün sizlere glütensiz beslenme hikayemin nasıl başladığını anlatacağım.

2019 yılında haşimato ( hashimoto) tiroidi hastalığımın olduğunu öğrendim. Bu, otoimmün bir hastalık ve tedavisi glütensiz beslenmeyi de gerektiriyor. Bu süreçte şunu öğrendim ki; glütensiz beslenme sadece çölyak hastalarının benimsemesi gereken bir beslenme şekli değil, haşimato dahil birçok otoimmün hastalıklarda önerilen bir beslenme şekliymiş. Doktorumun önerisiyle benimsediğim bu beslenme tarzı sayesinde yaşadığım problemler yok denecek kadar aza indi ve kan değerlerim normale döndü. Glütensiz beslenme üzerine yazılan birçok kitabı okudum ve durumun kaynağına ulaşmaya çalıştım. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki toplumumuzda “Glüten mi o da ne?” durumu mevcut. Bu beslenme şekline geçtiğimde anladım ki glüten kelimesi bizlere çok yabancı.

Peki nedir glüten?

Basitçe “Glüten; buğday, arpa, çavdar gibi tahıl gruplarının içerisinde yer alan bir protein türüdür.” ve “Çölyak hastaları başta olmak üzere glüten intoleransına sahip bireylerin tükettiğinde sindiremediği, daha açık bir tabirle parçalayamadığı bir protein grubudur.” şeklinde açıklanabilir.

Glütensiz beslenme gündelik hayatı etkiler mi?

İlk başlarda benim için inanılmaz zor bir süreçti ve maalesef marketlerden kafelere, iş yerindeki öğle yemeğinden ailenizin sofrasına her yer glüten kaynaklı besinlerden oluşuyor. Örneğin; makarna, çorba, bulgur pilavı, kek, simit vb. günlük hemen hemen herkesin tüketebileceği besinler glüten içeriyor ve dolasıyla bunlardan uzak gündelik hayat işimizi oldukça zorlaştırıyor.

İlk başlarda kendimi adapte etmeye çalışırken çok zorlandım, aile sofralarında salatalarla idare ettim veya iş yerinde aç kalmayı tercih ettim derken kendi yolumu buldum. Yol çok basit: Kendi yemeğini kendin pişir. Biliyorum, biz çalışanlar için çok zor görünse de inanın imkansız değil! Neticede yemek yeme hayati bir eylem ve bunun için zahmete girmeye değer…

Serüvenimin başlarında özellikle dışarıdan bir ürün bulmak çok zordu. Örneğin, öğle yemeğinde glütensiz beslenenlere hitap eden bir şey yoksa haydi gidip marketten bir şeyler alıyım deme şansım yoktu. Şimdi ise hem sağlıklı hem de popüler bir beslenme şekli olduğundan piyasada yer alan ürünler de yelpazesini genişletmek durumunda kaldı. Bugün 2 yıl öncesine kıyasla gündelik hayatı çok daha kolay geçirebiliyorsunuz.

Bu süreçte en çok dertleneceğiniz konu muhtemelen ekmek ve bunu başka bir köşe yazımda detaylıca bahsetmek için şimdilik erteliyorum.

Son olarak, yazımı bitirmeden önce naçizane bir öneride bulunmak istiyorum… Benim gibi uzun süredir glütensiz beslenmeyi benimsemiş olanlar bilir, fakat o veya bu sebeple bu beslenmeye geçmeyi düşünenler, toplumumuz için henüz yeni bir kavram olduğundan işe paketli gıdaların arkasındaki minicik yazıları okumakla başlayabilirsiniz. Bu farkındalıkla göreceksiniz ki pek çok gıda ürününün içerisinde glüten bulunmakta. Buna karşın glütensiz ürünlerin artan varlığına da şahit olacaksınız. Bir sonraki yazım rafine şekersiz beslenmeye dair olacaktır.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Glütensiz/Rafine Şekersiz Muzlu Magnolia tarifime buradan ulaşabilirsiniz.

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, sevgiyle kalın…

Missing Alt Text

Emine Aytaş

Yemek Artıkları Nasıl Değerlendirilir?

Mutfağımızın bir günlük rutininde ne kadar çok fazla yemek artığı çıktığını bir düşünün. Çöpe attığımız ekmek sayısı, soyduğumuz meyve ve sebzelerin kabukları, tarihi geçmiş ürünler, bozulan-çürüyen gıdalar, artan yemekler ve çok daha fazlası…

Oysaki bunları çöpe atmak yerine, sayısız farklı amaç için değerlendirebiliriz. Böylelikle hem israfı önlemiş, hem de aile bütçemize katkıda bulunmuş oluruz.

Peki bu artıklar nasıl değerlendirilebilir?

Artan Yemekler

Yemeklerinizden kalan artıkları sakın çöpe dökmeyin! Onlar sokaklardaki dostlarımız için şahane bir öğün olabilir. Mahallenizdeki aç sokak hayvanları özellikle zorlu hava koşullarında yiyecek ve içecek bulmakta büyük zorluklar yaşıyorlar. Böyle zamanlarda mahallemizin aç sokak hayvanları için, güzel bir değerlendirme yöntemi olabilecektir.

Bunun dışında yemek artıklarını değerlendirebileceğiniz pek çok yöntem bulunuyor.

Örneğin artan ekmekleri fırına atıp, kurutup sonra rondodan geçirirseniz galeta unu elde edersiniz.

Bayatlamış ekmeklerinizi küp küp doğrayıp kızartırsanız, çorbalarınız için kruton elde edebilirsiniz.

Yine bayat ekmekleri buzlukta saklayıp, köfte yapacağınız zaman hafif ıslatıp sıkarak kullanabilirsiniz.

Bayat ekmeklerle yapılabilecek sayısız lezzetli yemek de bulunuyor. Yumurtalı ekmek, ekmek tatlısı, bayat ekmek omleti, bayat ekmekten krep ekmek tiridi gibi lezzetli yiyecekler hazırlayabilirsiniz.

Pirinç pilavınız kaldıysa kadınbudu köfte, kabak yemeği, yayla çorbası, pırasa gibi yemekler hazırlarken kullanabilirsiniz.

Aynı şekilde artan makarnaları da çorbalarda, salatalarda kullanabilir, makarna böreği hazırlayabilirsiniz.

Kalan bulgur pilavınızdan dolma ya da bulgur köftesi yapabilirsiniz.

Artan et ve tavuk parçalarını sulu yemeklerinizde, çorbalarınızda kullanabilirsiniz.

Meyveyi fazla mı aldınız? Yenmedi mi? O zaman harika reçeller, kompostolar, hoşaflar, marmelatlar hazırlamakta kullanabilirsiniz.

Meyve Kabukları

Meyveleri soyduğumuzda arta kalan kabuklar, sebzelerin kullanmadığımız kısımları, sıktığımız meyvelerin posaları… Hepsi şahane gübre potansiyeli taşır. Meyve ve sebze gibi organik atıkların geri dönüştürülmesi mümkün olup, hayalini kurduğumuz yeşil ve bereketli topraklar için altın değeri taşırlar. Meyve ve sebze kalıntılarını varsa kendi bahçenizde kullanabilir, ya da ihtiyacı olanlara vererek geri dönüştürmelerini ve toprağa kazandırmalarını sağlayabilirsiniz.

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Glütensiz Beslenenler Bu Besinlere Dikkat Etmeli

Son yıllarda adını çok sık duyduğumuz glüten, başta buğday olmak üzere, arpa ve çavdar gibi tahıllarda bulunan bir tür “protein” grubu. İşlenmiş gıdaların büyük kısmında bulunan glüten, insan sağlığını olumsuz etkileme riski taşıyor. Aslında bağışıklık sistemimiz bu proteini genellikle tolere edebiliyor. Ancak glüten intoleransı olan bireylerde alerjik reaksiyona da neden olabiliyor.

Glüten içeren besinler, intoleransı olan kişilerin bağırsaklarının besinleri emebilme gücünü zayıflatabiliyor. Bunun yanı sıra, anksiyete, depresyon gibi rahatsızlıkların ve bağışıklık sistemi hastalıklarının riskini artırabiliyor.

Örneğin Çölyak hastaları, ya da glüten intoleransı olan kişilerin kesinlikle glütenli gıdalardan uzak durmaları gerekir. Ayrıca otizmli bireylerin bağırsak yapıları da aşırı geçirgen olduğundan, onlar da glüten ve kazein proteinlerini sindiremezler. Bu sebepten glütensiz beslenmeleri gerekir.

Peki hangi besinlerde glüten bulunur?

Ekmekler

Makarna

Hazır çorbaların büyük kısmı

Kuskus

Hububat

Hazır soslar

Tüm buğday unlu mamüller

İrmik

Şekerlemeler

Malt, malt tadlandırıcı ve malt ürünleri

Buğday ve çavdar melezi olan tritikale içeren ürünler

Graham unu, arpa ve fosfat unu

Hazır patates kızartması

İşlenmiş etler

Monosodyum glutamat

Soya sosu

Gıda ve bira boyası

Cipsler

İşlenmiş etler

Bulyon

Bulgur

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Hikayeli Yemekler: Susurluk Ayranı

Susurluk ayranı, Balıkesir’in Susurluk ilçesine özgü, yapımı ve tadı klasik ayrana göre farklılık gösteren Türk mutfağına ait bir çeşit yöresel ayrandır. Yapımıyla klasik ayrana göre farklılık gösteren Susurluk Ayranı kendine has tadı ve köpüğü ile öne çıkıyor.Ayrıca herhangi bir katkı maddesi içermemesi ve tuz miktarının az olması,sadece yoğurttan mayalanan doğal yoğurttan yapılması ayrana tadını veriyor.Yoğurdun kendi yağ ve kaymağı alınmadan yapılması, köpüğünün oluşmasındaki temel etkendir.

Rivayete göre, Fatih Sultan Mehmet han yaptığı gezilerde güzargah olarak kullandığı o zamanki adıyla “Su Sığırlık” olan şimdiki adıyla Susurluk ilçesinin bulunduğu bölgeden geçişi esnasında bölgenin sulak ve bataklık olmasından dolayı veziri Zağnos Paşa’ya bu bölgede sığır yetiştir arazi buna çok müsait burada yetişen hayvanın sütü kaliteli ve lezzetli olur. Sütünden yoğurt, yoğurdundan da ayran yapar bana da bir tas ikram edersin diye talimat verir.Talimata uyan Zağnos Paşa bölgede hayvan yetiştiriciliğine başlar.Fatih Sultan Mehmet Han bir süre sonra yine bu bölgeden geçerken Zağnos Paşa hizmetkarların başı olan Ayşe Bacıya elde edilen sütten yapılan yoğurttan bir tas ayran yapılıp hünkara ikram edilmesini emreder.Ayşe Bacı hazırladığı ayranın üzerine bir tutamda saman serpiştirir. İkram edilen ayranı süzerek içmeye çalışan Hünkar, Ayşe Bacıya ayran soğuk ve çok güzel olmuş, lakin üzerindeki saman neyin nesi diye sorması üzerine Ayşe Bacı utanarak hünkarım soğuk ayranı hızlı içerek üşütüp hasta olmayasınız diye yaptım diye cevap verir. Bu davranış Fatih Sultan Mehmet Han’ın pek hoşuna gider ve emriyle ayran mirasına sahip çıkılır. Yaşanan bu güzel hikaye yüzyıllar boyu dilden dile dolaşarak ”Ayran Susurlukta içilir” sözü her yerde söylenmeye başlar.
Yıllar sonra 1960 yılında karayolunun Susurluktan geçmesiyle ilçe aktifleşir.İlçenin dışında yaşayan Şükrü Bey ve eşi de karayolundan geçen araçlara manda yoğurdundan yaptıkları soğuk ve köpüklü ayranları satmaya başlar ve bu işe öncülük ederler.Böylece Susurluk Ayranının ünü yayılmış olur.

Missing Alt Text

Hikayeli Yemekler

Evde Filtre Kahve Yapımının İncelikleri

1. Dalga, 2. Dalga, 3. Dalga derken kahve sektörü kendini geliştirmeye son hızıyla devam ediyor. Günden güne gelişen yepyeni makineler, aletler ve pişirme teknikleri sayesinde artık neredeyse her türlü kahveyi evimizin rahatlığında deneme ve pişirme imkanına sahibiz.

Peki evde tıpkı bir barista titizliğinde kahve hazırlama teknikleri uygularken nelere ihtiyaç var? Kahve hazırlamak bir sanat ve özellikle Filtre Kahve meraklıları için bu sanatı icra ederken dikkat etmek gereken bir takım önemli noktalar var. Bu yazımızda birlikte bunları ele alalım istedik.

Suyun Kalitesi

Filtre kahve hazırlarken kullandığınız suyun kalitesi, hazırladığınız kahvenin lezzetini etkileyen en önemli faktörlerin başında geliyor. Mutlaka içme suyu kullanmalısınız ve kullandığınız su ne kadar yumuşak olursa, kahvenizin asitleri o kadar ortaya çıkar. Tam tersi durumda ise kahve asitleri nötrleşir.

Doğru Öğütme

Kahvenin tüm lezzeti ve kokusu, aroması unutmayın ki çekirdeğinde saklı. Kahve çekirdeklerini tüm aromanın ortaya çıkması için öğütürüz. Doğru aromayı yakalamak için ise, öğütme ayarı büyük önem taşıyor. Kahvenin neredeyse tüm tadını suya olduğu kadar doğru öğütülmesine de borçluyuz. Yanlış ayarda öğütülen kahvenin tadı tamamen tatsız ve duru, veya acımtrak bir tada bürünebilir. ise kahve tadını etkileyen bir unsurdur. Yanlış ayarda çekilen kahvenin tadı su gibi veya ekşimsi, sert ve acı olabilir. Bu nedenle uygun lezzet kıvamına erişmek için filtre kahvenizi orta incelikte çekmeye dikkat edin.

Filtre Kahve Nasıl Yapılır?

Doğru bir filtre kahve yapımı için 1 yemek kaşığı (yaklaşık 7 gram) kahve ve 125 ml (1 + 0.25 çay bardağı) su ile yapılır. Eğer filtre kahvenizi orta sertlikte tercih ederseniz bu ölçüyü kullanabilirsiniz. Yok daha sert seviyorsanız, her bir fincan için 7 yerine 8 gram kahve kullanabilirsiniz.

Suyun 100 derece olmaması gerektiğinden suyunuzu kaynattıktan sonra hemen filtre kahvenin üzerine dökmeyin. 30 saniye kadar bekleyin. Aksi takdirde filtre kahveniz haşlanacak ve lezzetini yitirecektir. Kahveyle suyu buluşturduktan sonra 10 dakikaya yakın demleyip filtreden geçirerek kahvenizin tadını çıkarabilirsiniz… Afiyet olsun!

Missing Alt Text

Bizim Tarifler

Yaz geldi! O zaman domates yiyelim…

Zaman, bugünlerde o kadar hızlı ki akşam nasıl olmuş, mayıs ne zaman bitmiş, yaz hangi ara gelmiş bilmez oldum…

Zaten mevsimler de sanki bizimle oyun oynuyor. Alışmaya da başlıyoruz kışın geç gelmesine, baharda kar yağmasına, yazın kurak geçmesine. Acaba kışın ortasında çiçeklerini açmaya başlayan ağaçlar da alışıyor mu bu zamanından önceliğe? Yozgat’ın, Çorum’un toprakları da diyor mu bu sene nerede benim yağan yağmurum, eriyen karım? Yapılması gereken çok şey vardır elbette. Ben onlardan ziyade mevsiminde beslenmenin bu mevsimlerin karışıklığında daha da bir önemsenmesi gerektiğini düşünenlerdenim.

Nedir mevsiminde tüketmek? Kışın patlıcan yememek, pazardan domates almamak, biberler de aman ne güzelmiş dememek; yazın canı portakal istememektir. Neden peki? Çağımızın gereği olduğunu düşündüğümüz gibi istediğimizi istediğimiz zaman yesek olmazmı? Aslında baklagiller, tam tahıllar, yemişler gibi uzun süre saklanabilen yiyecekler için olur. Ama kışın soğukla mücadele etmiş, tüm yapısı kışa göre tasarlanmış ıspanak, karnabahar, lahana gibi sebzeler yazın tüketilmemeli.

Doğada öyle güzel ve olağanüstü bir düzen var ki çok şaşırtıcı… Kış aylarında vücudumuz soğuğa karşı direnmek için daha çok enerji harcar. Bu enerjiyi nişastalı besinlerle karşılayabiliyoruz. Doğa da bize, o sert kış günlerinde yetişen lahana, ıspanak, karnabahar gibi bitkileri sunuyor. Yazın ise sıcaklık artışı ve terleme vücutta sıvı kaybına neden olurken doğada çilek, kiraz, marul, semizotu gibi bol lifli, bol sulu meyve ve sebzeler yetişiyor. Sizce bu tesadüf olabilir mi? Bol sulu, serin bir karpuz dilimi bizi ne kadar ferahlatır. Kışın ortasında kaç kere canımız soğuk bir karpuz ister ki?

Doğanın ve canlıların birbirleriyle, mevsimlerle olan uyumunu fark edip ona göre bir beslenme rutini oluşturmak kendimize yapabileceğimiz en güzel iyiliklerden kanımca.

Peki kışın hiç mi domates tüketmeyelim? Tüketelim, tüketelim elbet. Yazın sonuna doğru kaynatıp konserve yapalım. Aman uğraşması mı zor, küp küp doğrayıp buzluğa atalım. Ama illa yazın domatesini kullanalım. Baharda ekilmiş, yazın güneşini görmüş domatesi. Taze fasulye ve menemeni pişirip konserve yaparak; bezelye, biber, barbunya gibi sebzeleri de temizleyip dondurucuda saklayabiliriz. Böylece mevsimi dışındaki sebze ve meyvelere ulaşmak kolaylaşır.

Kendi mevsimindeki sebze ve meyveyi tüketmek hem ekonomik olarak hem doğaya bıraktığımız karbon izi bakımından da daha güzeldir. Yazın üretilen gıdalar bol ve daha ucuzdur. Kendi adıma kışın yaptığım konserve domateslerim geçen ay itibariyle bitti. Tüm kış özlemini çektiğim taze domatesleri pazardan alabilmenin ve üzerini tuzlayıp soframda görebilmenin keyfini çıkarıyorum. Tabii her şeyin zamanında daha güzel olduğunu hatırlatıyorum kendime zaman ne kadar hızlı geçse de…

Missing Alt Text

Neslihan Alan