Köşe Yazıları

Tümü
Miss Coco
Sevgi Kahraman
Neslihan Alan
Burcu Güldağ
Hikayeli Yemekler
Nagehan Çiftçioğlu
Bizim Tarifler
Ekin Eryazar
Alper Buldu
Gürsel Tırpan
Tümü
Miss Coco
Sevgi Kahraman
Neslihan Alan
Burcu Güldağ

Tüm Köşe Yazıları

Karşınızda ‘Miss Coco’

Merhaba, ben Tuğba! Oynamaya olan ilgim mini miniyken durmayan hayal kovalamacamla başlayıp; tiyatroya, sinemaya, yaratıcı dramaya ve mutfağa bulaştı. Kendi gözümde olan, içimden geçen hikayeleri farklı şekillerde paylaşmak benim için mutluluğun özü! Şimdi bizim tarifler ile oyun alanımı genişletmek harika hissettiriyor.

Meyvelerin eşsiz görselliğinden çikolataya, şekerin en rafinesiz halinden ne yalan söyleyeyim ee arada en rafine haline ve uzun sohbetlerin eşlikçisi kahvaltılara benim parmak izimi de bırakmayayım mı şimdi? Dedim ve bu tatları güle oynaya yapmaya, bir güzelde yemeye başladım. Yanlış anlaşılmasın bir porsiyon yetti. 🙂

Fit kalmak adına yollarımızı mutfakla ayırmadan önce bir kez daha düşünelim. Midemizi unutmak mümkün mü? İmkansız! Yemeklerden kaçmaktansa hem kokularıyla hem görselliğiyle hem de damağımızda bıraktıkları hisle bize verilen bu şöleni en iyi şekilde değerlendirelim. Her şey kararında güzel diyelim ve lezzetlerimi değerlendirip gülümsememizi abartmak için kolları sıvayalım, tezgahtaki yerlerimizi alalım.

Fit Kakaolu Coco puding ve Protein Omlet ile başlayalım…

photo

Miss Coco

Yemekler ve İnsanlar

Sofralarda çeşit çeşit yemekler bulunur. Her ailedeyse elinin lezzeti olan bilirkişi… Çorbadan, zeytinyağlılara, etlisinden, pilav çeşitlerine, tatlısına, tuzlusuna ne zengindir sofralarımız.

İçinde yemek pişen eve ev derim ben. Tencere, çatal, kaşık ve insan seslerinin birbirlerine karıştığı sofraların kurulduğu evler.  

Babamlar on kardeş. Ailenin büyük erkek çocuğu babam olduğundan bizim evde misafir eksik olmazdı. Canım annem hep hazırlıksız yakalanır, çünkü gelenler Tanrı misafiridir. Sofraya oturtulmadan, karınları doyurulmadan o evden gönderilmez. Hele gelen misafire “Aç mısınız?” diye asla sorulmaz. Allah ne verdiyse annem mutfağa girer. Pratik ve hızlıdır. Geçmişten gelen geleneği sürdürür. Misafirle oturmaz, ayakta sofranın etrafında döne dolaşa çorbasını hep soğutur. Bir gün sıcak çorba içtiğini hatırlamam. 

Annem deyince aklıma barbunya gelir. En güzelini o yapar çünkü. Babam deyince ıspanaklı yumurta. Hiç unutmam küçüğüm, babamın mutfağa girdiği görülmemiş. “Ben size ıspanak yapayım da görün.” dedi. Şaşırmış, meraktan seyre dalmışım. O ıspanağın tadı hiçbir zaman unutulmadı…

Kayınvalidem deyince dolma ve ıspanaklı börek. Ne çok ıspanak var hayatımda Allahım! 🙂 Anneannemin makarnası, babaannemin etli patatesi, yengemin katmeri diye uzuyor bu liste…  

Demem o ki, her insan bir yemekle kodlanıyor benliğimize. Belki ondan sebep hep bir koku ile anılarında kalmak istedim çocuklarımın. Kurabiye kokusunu uygun gördüler. Ne zaman kurabiye pişse evde bir bayram havası. Ağız tadımız hiç bozulmasın diye dua ederek…

photo

Sevgi Kahraman

Haydi Mutfağa…

Merhabalar, ben Neslihan. Mutfak eşittir keyif diyen bir anneyim. Mutfak, benim hayatımın en keyifli zamanlarını geçirdiğim, kendi yörelerimizin lezzetlerini denerken bambaşka Dünya mutfaklarına yelken açtığım, yeni keşiflerde bulunduğum bir meditasyon yeri. Sofralar kurmayı, o sofralarda sevdiklerimle beraber lezzetli muhabbetler etmeyi her daim sevmişimdir. Her halde evde yemek yapmanın keyfine varmayı herkes sever. Mesela sevdiğiniz birine bir ziyafet sunacağınız zaman… Önce ne yapmak istediğinize karar verirsiniz. Sonra biraz araştırır kafanıza uygun bir reçeteyi uygulamak için malzemeleri hazırlar ve çalışmaya başlarsınız. Mutfakta geçirilmiş birkaç saatin sonunda çıkan tabağı ikram ettiğiniz vakit, heyecan son noktaya gelmiştir artık. Önce, gözlerinin doyup doymadığına bakarsınız. Şaşırmış olmalı ya da çok güzel göründüğüne dair bir imada bulunmalı. O sıra nefesinizi tutar ve ilk çatalı batırdığı o ana kilitlenirsiniz. Ve sonunda o kadar emek harcayıp sunduğunuz yemeğin enfes olduğunu söyleyen kişinin gözlerinde, aldığı lokmanın hazzını görmenin mutluluğu… Tarif edilemez. Her halde bu platformda tek tarif edemeyeceğim şey bu mutluluk anı olacaktır.

Tabi bazen işler dilediğiniz gibi gitmeyebilir. Zaten yaptığınız yemeğin olup olmadığını siz de fark edersiniz. Ben böyle durumlarda daha çok üstüne giderim. Vazgeçmem. Çünkü bir yerlerde birileri bunu çok güzel yapıyor ve ben de o kadar olmasa da yenilebilir lezzet de yaparım diye düşünürüm. Mesela ekşi maya aşkı vardır bende. Birkaç sene önce çevremde ekşi mayadan ekmek yapanlar vardı ama ben zor ve uzun olduğunu düşündüğümden bayağı bir süre erteledim. Sonra neden olmasın deyip çalışmalara başladım. Okudum, araştırdım ve bir sürü deneme yaptım. Ve sonunda artık kendi doğal ekmeğimi yapar duruma geldim. Artık ne o kadar zor ne de zahmetli. Anladım ki unun dilinden anlayınca olay çözülüyormuş. İşte mutfağın da böyle bir dili vardır. Söyler size; suyu az oldu biraz daha ekle der, fazla pişersem kururum der, iki katı kabardım mayam geldi der, bir diş sarımsak aslında yeterdi der. Biraz dinlemek lazım; denemek, yorumlamak lazım. Yeter ki vazgeçmeyin, küsmeyin mutfağa…

Haydi mutfağa diyeceğimiz günler geçirmek dileği ile… “Bizim Tarifler” de mutfağa dair paylaşımlar yapmak için sabırsızlanıyorum… Ayrıca “neslihanin_evi” Instagram hesabımdan beni takip edebilirsiniz.

Öyleyse yeniden görüşmek dileğiyle…

photo

Neslihan Alan

Mutfağımızın Kış Güneşi: Portakal

Merhabalar, ben Burcu. Ben de Bizim Tarifler ekibine katıldım. Tariflerimi ve yazılarımı Bizim Tarifler ekibi aracılığıyla ulaştıracağım için çok mutluyum. İlk yazıma kış boyu evden eksik etmediğim, yazları da kurutulmuş haliyle yine vazgeçemediğim vitamin deposu meyvelerden en sevdiğim portakal ile başlamak istedim.

Gelin bu mis kokulu, capcanlı turuncu rengiyle tam bir kış güneşi olan portakalın tarihçesine ve faydalarına bakalım…

Portakal, sedef otugiller ailesindeki çeşitli narenciye türlerinin bir meyvesidir. Portakal, pomelo (Citrus maxima) ve mandalina (Citrus reticulata) arasında bir melezdir. Kloroplast genomu ve dolayısıyla maternal soyu, pomelonun genomudur.

Tatlı portakalın tüm genomu dizilenmiştir. Portakalın tarihçesine bakacak olursak ilk olarak Güney Çin, Kuzeydoğu Hindistan ve Myanmar’ı kapsayan bir bölgede ortaya çıkmıştır ve adından ilk kez M.Ö. 314’de Çin literatüründe söz edilmiştir. 1987 yılı itibariyle portakal ağaçları dünyada en çok yetiştirilen meyve ağacı olmuştur.

Portakal ağaçları, tatlı meyveleri için tropikal ve subtropikal iklimlerde yaygın olarak yetiştirilir. Ağacın meyvesi taze yenebilir, suyu veya kokulu kabuğu işlenebilir. İpek yolunun Anadolu’dan geçtiği dönemlerde narenciye, Hindistan civarından gelen ticari bir üründü.

Ümit Burnu’nun keşfedilmesiyle ticaret yolları değişmiş, Asya kıtasının Avrupalı devletler tarafından sömürgeleştirilmesiyle portakal üretiminin tamamı Portekiz civarına yayılmıştır. Türk topraklarına ilk kez Portekiz’den geldiği için Portekiz meyvesi anlamında Portakal (Portugal) meyvesi denmiş, zaman içinde de sadeleşerek portakala dönüşmüştür.

Portakal’ın pomelo ile mandalinanın doğal melezi olduğu sanılmaktadır. Akdeniz Bölgesi ve Doğu Karadeniz Bölgesi (Rize çevresi), ayrıca Kıyı Ege’nin güneyi, Akdeniz çevresinde ve sıcaklık ortalaması 23 ila -3 °C arasında olan yerlerde yetişen ağaçlardır. Portakalın içerisinde B ve C vitaminleri bulunmaktadır.

Kışa elveda dediğimiz bu günlerde, portakalın o sulu sulu, katkısız tadını en taze haliyle afiyetle yemeyi birçoğumuz çok seviyoruz ama portakalı belki de hiç denemediğiniz haliyle denemelisiniz!

Evet, birçoğumuz meşhur anne keklerine o lezzeti ve kokuyu portakalı rendeleyerek verdi ama sadece tatlılarla sınırlamak bu güzel meyvemize haksızlık olur.

Size vereceğim birkaç öneriyle, şimdiye kadar portakalı yemeklerinizde kullanmadıysanız artık kullanmaya başlayabilirsiniz.

En az limon kadar balık çeşitlerine yakışan bir meyve olan portakal, canlı aromasıyla balığınızın lezzetini artıracaktır.

Sebzelere gelecek olursak, özellikle zeytinyağlı yemeklerde portakalın suyuyla pişen; zeytinyağlı pırasa, garnitürlü enginar, yer elması gibi sebzelerde kullanılırken, taze yeşillikli salatalarda da sosuna kullanarak aromayı artırabilirsiniz.

Yaza çok az kalmışken serinletici meşrubatlar hazırlayıp, kahvaltı için de harika reçeller yapabilirsiniz. Bir de o portakal reçellerini kreplerle buluşturduğunuzda harika bir tat yakalamış olacaksınız.

Ben bugünkü tarifime ‘Portakallı Sütlaç’la başlıyorum. Sizler de Portakallı Sütlaç tarifimi deneyebilirsiniz. Afiyet olsun.

photo

Burcu Güldağ

Geleneksel Mesajlar Taşıyan “Perde Pilavı”

Bu hafta konuğumuz lezzetinin yanında, malzemeleriyle geleneksel mesajlar taşıyan “Perde Pilavı”. Perde pilavı, fes şeklindeki bakır tencerelerde pişirilir ve Siirt’in en meşhur misafir yemeğidir. Dışı çıtır yufkayla kaplı, içi ise iç pilavla dolu bir yemektir. Görüntüsünden dolayı diğer pilavların daha fazla ilgi gören perde pilavı yalnızca Siirt ilimizde değil Türkiye’nin çoğu bölgesinde bilinmektedir. 

Asıl vatanı Orta Asya olan perde pilavını oluşturan her malzeme ayrı bir mesaj ve anlam içermektedir. Pilavın içerisinde bulunan baharatlar, bademler ve dışında bulunan kızarmış hamur ayrı ayrı anlam taşımaktadır. Kayınvalide evine yeni gelen geline el yapımı yufka ile kaplanmış pilavı verirken “Kızım bu ev artık seninde evin. Bu evin sırlarını, sorunlarını kendi sırrın, kendi sorununmuş gibi saklamalı ve kendi ailene dahi olsa belli etmemelisin” demek istemektedir. 

Böylelikle kayınvalide, pilavın yufkasını gelinin manevi bağlılığıyla bağdaştırır. Pilavda kullanılan pirinç taneleri de bolluk ve bereketin simgesidir. Pilavın iç malzemesinde kullanılan bademler erkek torun hasretini, dolmalık fıstıklar kız torun hasretini, kuş üzümleri sağlığı, baharatlar ise hayatın acı ve tatlı günlerini temsil etmektedir.

photo

Hikayeli Yemekler

Yemeklerin Başrol Oyuncusu Soğan

Soğanın tarihçesine bakıldığında, Orta Asya’da, günümüz İran ve Pakistan’da ortaya çıktığı ve muhtemelen tarih öncesi insanların henüz çiftçilik icat edilmeden çok önce yabani soğanları yediği soğan ekili en eski mahsuller arasında yer aldığı görülmektedir.

Soğanın, 5.000 yıl kadar erken bir zamanda Çin bahçelerinde yetiştirildiği ve Hindistan’daki en eski Vedik yazılarda bahsedilmektedir. M.Ö. altıncı yüzyılın başlarında, tıbbi bir inceleme olan Charaka Sanhita da soğanın bir ilaç, bir idrar söktürücü, sindirime, kalbe, gözlere ve eklemlere iyi geldiği anlatılmaktadır.

Yaklaşık M.Ö. 2500 tarihli bir Sümer metninde valinin soğan tarlasının sürüldüğü anlatılıyor.

Mısır’da soğan M.Ö. 3500 yılına kadar ekilip, ibadet nesneleri olarak kabul edildiler ve Mısır’lılar için daire içinde daire yapısı nedeniyle sonsuzluğu sembolize ettiler. Piramitlerin ve diğer mezarların iç duvarlarında soğan resimleri görülür. Bazı Mısır bilimciler, mumyalarla soğanların birlikte gömüldüğünü, çünkü onların güçlü kokularının ve / veya sihirli güçlerinin ölüleri tekrar nefes almaya sevk edeceği inancı ile bunu yapmış olduklarını savunmaktadırlar.

Yunanlılar, Olimpiyat oyunları için sporcuları güçlendirmek için soğan kullandılar. Yarışmadan önce sporcular kilo kilo soğan tüketirler, soğan suyu içerler ve vücutlarına soğan sürerlerdi.

Romalılar düzenli olarak soğan yerlerdi. 1. yüzyılda Yunan kökenli bir Romalı doktor olan Pedanius Dioscorides, soğanın çeşitli tıbbi kullanımlarına dikkat çekmiştir.

Pliny the Elder, soğanların zayıf görüşü iyileştirebileceğine, uykuya neden olabileceği ve ağız yaralarını, köpek ısırıklarını, diş ağrılarını, dizanteri ve bel ağrısını iyileştirebileceğine dair Roma inançlarını katalogladı. Pliny, Pompeii’nin soğanları ve lahanaları hakkında yazdı ve ölüme mahkûm şehrin kazıcıları, tıpkı Pliny’nin söylediği gibi soğanların yetiştiği bahçeler buldular. Soğan kafaları yerde boşluklar bırakmıştı.

Orta Çağ’a gelindiğinde, Avrupa mutfağının üç ana sebzeleri fasulye, lahana ve soğandı. Baş ağrılarını, yılan ısırıklarını ve saç dökülmesini hafifletmek için soğan reçete edildi. Ayrıca kira ödemesi ve düğün hediyesi olarak da kullanılıyordu.

Soğan, çiğ veya pişmiş, baharat veya sebze olarak yenilmesinin yanı sıra şuruplarda, boyalarda bir bileşen olarak ve hatta oyuncak olarak kullanılmıştır.

Soğanın tarihine yaptığımız kısa yolculuktan sonra sıra geldi soğanın faydalarına…

Bahar mevsimi ile birlikte etrafta polenler uçuşmaya başladı. Polen gibi bazı alerjenler vücudumuza girdiğinde bağışıklık sistemimiz alerjik reaksiyonları tetikleyen histaminleri serbest bırakıyor.

Soğan, özellikle kırmızı soğan bu reaksiyonu durdurmaya yardımcı olan kuersetin ve flavonoid bakımından zengindir. Vücuttaki histaminleri bloke etme yetisine sahip olan kuersetin belirli bağışıklık hücrelerinden histaminlerin salınmasını, burun akıntısı, öksürük, hapşırık, göz yaşarması, dilde-dudakta şişme ve hazımsızlık, sinüzit, alerjik rinit, geniz akıntısı, gibi semptomların azalmasına yardımcı olur. Bahar döneminde sizin de alerjileriniz benim gibi artıyorsa ve gözleriniz yaşarıyor, hapşırık krizlerine giriyorsanız bu aralar kırmızı soğanı biraz fazlaca tüketmeye özen gösterin. Artık bahar alerjisinden siz değil, bahar alerjisi sizden korksun.

Bahar alerjisini korkutacak Marine Kırmızı Soğan tarifimize mutlaka göz atın. Kendinize iyi bakın!

photo

Nagehan Çiftçioğlu

Kumpirin Sofralara Yolculuğu

Bu hafta konuğumuz tereyağı, kaşar, lezzetli salatalar, mezeler ve soslar katılarak hazırlanan bir patates ürünü olan kumpir. Kumpir, közlenmiş patatesin, farklı lezzetlerle buluşmasıyla ortaya çıkan bir fast food yemeğidir.

İlk olarak Amerika’da keşfedilen patates, Kristof Kolomb sayesinde İtalya, Almanya, Rusya ve Fransa’ya ulaşmıştır. Ülkemize ise 19. yüzyıl sonlarına doğru gelmiş ve çok sevilerek yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Patatesin kumpire dönüşmesi ise Yugoslavya’da başlamıştır. Yugoslavya’da alüminyum folyoda pişirilen, içine salata konulan patatese “krumpir” denilmektedir. 

Rivayete göre, kumpirin ülkemize gelmesi Bulgaristan göçmenleri tarafından gerçekleşmiştir. Ülkemize has zengin mezelerle doldurularak yepyeni bir ürün olmuştur. Şekli benzediği için adını krumpir’den almıştır. Ancak fırında pişirilmesi ve kendine has içeriği ile kumpir Türk mutfağının bir ürünü haline gelmiştir. Kumpir, patates anlamına gelen Bulgarca bir kelimedir.

Şimdi gelelim bu lezzetli tarifi nasıl yapacağımıza…

Patatesi güzelce yıkayıp kağıt havluyla iyice kurulayın. Bu noktada büyük boy, düzgün ve belirli büyüklükte olan patatesleri seçmelisiniz. Kuruyan patatesin üzerini önce bir fırın kağıdı ile daha sonra alüminyum folyo ile kaplayın. Önceden 200 derece ısıttığınız fırının tabanına patatesi yerleştirin. Üzerine bir tepsi koyup çok az aralık kalacak şekilde üzerine kapatın ve yaklaşık 90 dakika pişirin. Fırından çıkardığınız patatesi ortadan dikey şekilde kesin. Kaşar ve  tereyağı ilave ederek karıştırın. Daha sonda dilediğiniz meze ve sosları ekleyerek servis edebilirsiniz. Afiyet olsun!

photo

Hikayeli Yemekler

Zeytinyağı Yatağında İncir Kürü

İncirin hikayesinin başlangıcı Âdem ile Havva ile başlar. Herodotos tarafından, M.Ö. 484 yılında yazılan bir kaynakta, Anadolu’da incir kültürünün insanlık kültürü kadar eski olduğunu, kültür meyveleri içinde, en eski gelişme tarihine sahip meyvenin incir meyvesi olduğunu yazılmaktadır.

Herodotos’a göre; kuru incir Lydia ‘da yaşamın on temel nimetlerinden sayılmaktadır. O kadar ki, Perslerin yiyecek incirleri olmadığı söylenerek kralın Perslerle savaştan vazgeçmesinde araç olarak kullanılmıştır.

Eski Yunan ve Mısır Uygarlıklarında, incir verimlilik sembolü olarak kabul edilmektedir. Mısır’da yapılan arkeolojik kazılarda firavunların mezarlarında kuru incir kalıntıları bulunmuş hatta öbür dünyada incir ağaçlarıyla tanışmayı umut ediyoryorlardı. Olimpiyatlarda kazanan atletlere yemeleri için incir meyvesi verilir ve başlarına incir yaprağından örülmüş taç giydirilirdi.

İncir ağaçları ve meyveleri Aristoteles’in ilgisini çekti ve Büyük İskender’i şaşırttı. Kenya’nın bağımsızlık mücadelesinde etkili oldular ve Krakatoa’nın feci patlamasından sonra hayatın yeniden kurulmasına yardımcı oldular. Kraliçe II. Elizabeth tahta çıktığında birinde uyuyordu.

Kur’anı- Kerimin Tin Suresi 1. Ayeti dahil olmak üzere 4 büyük kitapta ismi geçen bu özel meyveden hazırlanan bir kürü sizinle paylaşacağız. Tarife buradan erişebilirsiniz.

Bu doğal ve güvenilir incir kürü sağlığınız, cildiniz ve güzelliğiniz için neden olmazsa olmaz! 

İncirin faydalarıİncir, süt ürünlerine alerjisi olan kişilerin terapötik tedavisi için mükemmel bir alternatif olan kalsiyumun en yüksek bitki kaynaklarından biridir.

Anemide önemli bir destektir.

Astım ve bronşit hastalarında iyileşme gözlenmiştir.

Hemoroid sorunlarının çözümünde önemli bir destektir.

Mide asidini azaltarak gastrit, ülser gibi mide hastalıklarına iyi gelir.

İncir meyvesi diyet lifi bakımından zengindir, bu nedenle müshil etkisi olabilir ve kilo vermeyi teşvik etmede de etkilidir. Bağırsakları yumuşatarak sindirime yardımcı olur.

Safra taşı oluşumunu engeller.

Romatoid Artrit hastaları için şifadır.

Kolesterol dengesini sağlar iyi kolesterolü yükseltirken kötü kolesterolü düşürür.

Kansere karşı iyi bir koruma kalkanıdır.

İncir, kan basıncını ve diğer önemli vücut fonksiyonlarını düzenlemeye yardımcı olan harika bir potasyum kaynağıdır. Omega 3 ve Omega 6, kan basıncını ve koroner kalp krizlerini korumaya yardımcı olur.

Kuru incir, fenol antioksidan seviyeleri açısından kuru meyveler listesinin başında gelmektedir. Bir çalışma, sadece iki orta boy kuru incir yemenin vücuttaki antioksidan aktivitede önemli bir artışa neden olduğunu buldu.

İncir alkali üretir, vücudun hastalıksız sağlıklı bir yaşama ulaşmasına ve sürdürmesine yardımcı olur.

İncir cinsel güçsüzlüğü artırmak için etkili bir çare. 

İncir, yaşlanmayı geciktirici özelliklere sahiptir ve özellikle akne tedavisinde faydalıdır. 

Yapılan bir araştırmaya göre incir böbrek taşlarını tedavi edebiliyor.

İncirde bulunan triptofan iyi bir uyku çekmenize yardımcı olur ve uykusuzluk gibi uyku bozukluklarından kurtulmanıza yardımcı olur.

İncir, cilt tonunu aydınlatmaya ve eşitlemeye yardımcı olan iyi miktarda C vitamini içerir. Ayrıca, sağlıklı ve ışıltılı bir cilt sağlayan antioksidanlarla da yüklüdürler.

İncir, uzun zamandır sabah bulantılarının tedavisinde faydalı olduğu düşünülen B6 vitamini bakımından yüksektir.

photo

Nagehan Çiftçioğlu

Pandemi Topluma Kilo Aldırdı

Ipsos araştırma şirketi, pandeminin başladığı ilk günlerden beri yürüttüğü “Koronavirüs Salgını ve Toplum Araştırması” ile salgın sürecinin hayatımıza etkilerini gözler önüne seriyor. Yeni çalışmanın verileri, salgınla birlikte değişen beslenme eğilimlerimiz, spor alışkanlıklarımız etrafında kilo alıp verme durumumuzu inceliyor.

Her 10 kişiden 6’sı kilo almış

Ipsos’un bu yıl Şubat sonunda yaptığı yeni araştırmada katılımcılara pandemiden önceki kiloları ve güncel kiloları soruldu. Katılımcıların %60’ının geçtiğimiz yıla oranla kilo aldığı anlaşıldı. %12’si kilo verdiğini söylerken, %28’i aynı kiloda kaldığını açıkladı.

Karantinanın bize getirdiği: tam 3 kilo

Araştırma, kadınların erkeklerden daha fazla kilo aldığını söylüyor. Kadın katılımcılar arasında kilo alanların oranı % 65 iken, erkek katılımcıların %54’ü kilo almış. Araştırmaya katılan bireylerin salgından önceki ve mevcut kiloları karşılaştırıldığında alınan kilonun ortalama 3,3 olduğu görülüyor.

Pandemide spor yapmıyoruz 

Beslenme alışkanlıklarımızdaki değişim spor alışkanlıklarımıza da yansımız durumda. Araştırmanın gerçekleştirildiği son 1 hafta içerisinde dışarıda spor yapanların oranı ise % 24 düzeyinde. Pandemiyi hareketsiz geçirmek ve değişen beslenme alışkanlıkları bize kilo olarak geri dönmüş durumda. Her gün evde en az yarım saat egzersiz yaparak ve beslenme alışkanlıklarımızı revize ederek kilo almanın önüne kolaylıkla geçebiliriz. Biz üzerimize düşeni yaparak sağlıklı tariflerimizden damak tadınıza en uygun olanları seçebileceğiniz tariflerimizi buraya bırakıyoruz.

photo

Bizim Tarifler

Çocukluğumun Fırından Gelen Kokusu

Çocukluğu burnunda tüter ya insanın… Bugünkü ‘biz’i borçlu olduğumuz anların tamamı orada saklı. Ara ara dönüp hatırlamak, hayatın kaynağını hatırlamak gibi. Yanan odun, güneş kremi, deniz suyu, tebeşir, kokulu silgi, oyun hamuru… Her biri adeta hafızamıza kazınmış, bizi olur olmadık zamanda geçmişe götürmek için sırasını bekliyor.  

Pekiii, fırından yeni çıkmış, içi bol peynirli pofidik bir poğaçanın koku hafızanızdaki yerini başka ne tutabilir?  Okuldan eve dönüşleri anlamlandıran, pazar sabahlarını taçlandıran o nefis kokudan bahsediyoruz. 

Bu satırları okurken dahi inceden burnunuza geldiyse, aniden bastıran o nostalji krizlerine birebir reçete: “anne poğaçası”.  Dünyanın en ünlü pastanesi bile eline su dökemez, çünkü o sihirlidir…

Anne eli değmiş gibi mis kokan sıcacık poğaça tariflerini sizler için buradatopladık. 

Zeytinlisi, peynirlisi, patateslisi… Siz hangisini severseniz…

photo

Bizim Tarifler

İzmir Kumrusu’nun Hikayesi

Bu hafta konuğumuz nohut mayasından yapılan ekmeği ve iç malzemeleriyle sevilen bir sandviç türü olan “İzmir Kumrusu”. İzmir kumrusu, kumru ekmeğinin içerisine tulum peyniri, domates, biber konulması suretiyle hazırlanarak soğuk servis edilen veya kömürde pişirilmiş sucuk, salam ve kaşar peyniri ile domatesin konulması suretiyle sıcak servis edilen üründür. 

Yaklaşık 150 yıllık geçmişe sahip olan kumru önceleri soğuk olarak tüketilirken, 1940’lardan sonra sandviç gibi arasına sucuk, salam ve peynir konularak sıcak olarak da tüketilmeye başlanmıştır. İzmir ilinde gevrek olarak bilinen simidin peynir ile uyumundan yola çıkan fırıncı esnafının ortaya çıkardığı bir üründür. İzmir kumrusunun simidinin şekli alışılagelen yuvarlak ve kumru görünümündendir.

Orta kısmı daha geniş ve uç kısımlarına doğru incelen yapısıyla şekil olarak kuşun gövdesine benzediği için kumru ekmeği olarak tabir edilen sandviç ekmeği, İzmir kumrusunun en önemli unsurudur. Yapıldığı ilk dönemlerde kumru ekmeğinin içerisine sadece peynir, domates ve yeşilbiberin sıkıştırıldığı, ancak günümüzde “Çeşme Kumrusu” olarak da bilinen sucuk, salan ve eritilmiş peynir ilave edilerek yapılan çeşitleri de mevcuttur.

Şimdi ise gelelim kumrunun yapım aşamasına: İzmir Kumrusu; sıcak servis edilen ve soğuk servis edilen olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Sıcak servis edilen türünde kumru ekmeği iki parçaya bölünmeden ortadan ikiye kesilerek kömür ateşine konulur. Kömür ateşinde yaklaşık 5 dakika süreyle pişirilmiş ve iç yüzeylerine margarin sürülmüş kumru ekmeğinin içerisine yine kömürde pişirilmiş sucuk, salam, eski kaşar peyniri ya da kızartılarak ilave edilen taze kaşar peyniri ile domates ilave edilerek servis edilir. Müşterinin isteğine göre sosis ilave edilip çeşitlendirilerek de servis edilebilir.

Soğuk servis edilen türünde ise kumru ekmeği iki parçaya bölünmeden ortadan ikiye kesilir. İçerisine İzmir veya Bergama Tulum Peyniri, domates ve yeşilbiber ilave edilerek servise sunulur. 

photo

Hikayeli Yemekler

Pandemide Avrupa’nın Yıldızı Türkiye, Sofraların Yıldızı Köfte

2020 yılının ilk aylarından beri ortalığı kasıp kavuran Covid-19 hepimizin hayatında pek çok şeyi değiştirdi. Buna çalışma standartlarımızdan tutun da, alışveriş alışkanlıklarımıza kadar hayatın her alanı dahil. Peki mutfakta neler değişti? Her şeyi değiştiren pandemi süreci, mutfaklarımızda nasıl değişimlere yol açtı? Gelin araştırma sonuçlarına birlikte bakalım…

Araştırmalara göre mutfağın yıldızı Türkiye!

MasterCard, Avrupa’nın tüm ülkelerini kapsayan geniş bir araştırma yapıp kapsamlıca bir rapor yayınladı. Türkiye de dahil olmak üzere Avrupalı ülkelerin yeme alışkanlıklarını, mutfakta geçirdikleri ortalama süreyi ve mutfakla ilgili alışveriş eğilimlerini kapsayan raporda oldukça ilginç ve beklenmedik sonuçlar yer alıyor.

Avrupalıların %60’ına yakını pandemi döneminde mutfak becerilerini hatırı sayılır ölçüde geliştirmiş. Bunu da haftanın neredeyse 20 saatini mutfakta geçiriyor olmalarına borçlular sanıyoruz. Rapor, yemek hazırlamaya ayırdıkları sürenin salgından öncekine oranla tam % 40 artmış olduğunu söylüyor.

Favori lezzet: köfte

Rapora göre Türkiye ve İsveç’te salgında en favori yemek köfte oldu. Fransa krep, Belçika patates kızartmasını tercih ederken, İspanya tortilla, Avusturya şinitzel, İtalya spagetti, Birleşik Krallık ve İrlanda kızarmış rosto yemiş. Türkiye hariç, hemen hemen her ülkenin kendi imza yemeklerini tercih ettiği dikkatlerden kaçmadı.

Bayrakları asalım: mutfakta en becerikli Türkiye!

Pandemi döneminde mutfaktaki becerilerini en çok geliştiren ülke Türkiye oldu. Salgından önce mutfakta geçirdiğimiz süre ortalama 2 saat iken, geçen yıl salgının patlamasıyla birlikte bu süre 3 saati aştı. Mutfakta daha çok zaman geçirdikçe daha becerikli hale gelişimiz elbette ki şaşırtıcı değil. Rapora göre Türkiye’deki her 5 kişiden biri daha sağlıklı bir şeyler tüketmek ve dolayısıyla daha sağlıklı olmak için kolları sıvayıp mutfağa girdiğini söylüyor. Salgınla birlikte sağlık konusundaki hassasiyetimizin artığını bir kere daha görmüş oluyoruz.

Alışveriş alışkanlıklarımızın da değiştiğine değinmiştik. Pandemiden sonra ülkemizde de en çok satın alınan ürünlerin arasında mutfak ekipmanları göze çarpıyor. Pişirme aletlerinin yanı sıra yemek kitapları, tabak-çanak ve mum satışlarında büyük artış var. Buradan yeni tarifler öğrenip uygulamayı ve bunları hoş bir atmosferde, şık bir sunumla servis etmeyi sevdiğimiz sonucuna varabiliriz 🙂

Yazımızın sonuna gelirken, madem bugünlerde en çok köfteyi seviyoruz, o halde en beğendiğimiz köfte tariflerini içeren listemizi buraya bırakıyoruz. Şimdiden afiyetler olsun!

Kaynak: Fly Research – Ocak 2021

photo

Bizim Tarifler

Soframızın Baş Tacı Patates

Patates, patlıcangiller familyasından yumruları yenen otsu bitki türüdür. Patates sözcüğü Amerika yerlilerinin dilinden İspanyolca aracılığıyla çeşitli Avrupa dillerine geçmiş, Türkçeye İtalyanca ve Yunanca’dan girmiştir. Şeker hastalarına faydalıdır. Susuzluğu giderir. Mide ve onikiparmak bağırsağı ülserinde yararlıdır. Karaciğer şişliğini de giderir. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Damar şişliğinde faydalıdır. Sert bir şey yutulduğu zaman yabancı maddenin vücuda zarar vermeden çıkartılmasını sağlar. Patates yemek basur memesi, yanık ve çıbanların ağrılarını geçirir. Ana vatanı Amerika’dır.


Her sofrada bulunan, genelde çok sevilendir patates. Kızartması, haşlaması, salatası, yemeği ve keki derken aslında bir kurtarıcıdır.


Bazen aperitif, bazen başlı başına bir yemek bazen de rol çalan yardımcı oyuncudur. Memleketimin soğuk topraklarında patates yetiştiğinden bizim için pek kıymetlidir. Kahvaltı sofralarımızın vazgeçilmesi. Evliliğimizin ilk yıllarında eşim bu duruma çok şaşırmıştı. Annemlere ne zaman kahvaltıya gelsek haşlanmış patates olan sofraya hülyalı bakışlar atar, gülümserdi. Düşünün o kadar kıymetli ki misafirimiz olduğunda mutlaka sofranın baş tacı haşladığımız patatesler var. Kızartmasını da yapıyoruz elbet, püresini ve salatasını da. Bunlara rağmen misafir gelince ille de haşlamasını sofrada görerek büyüdüm ben. Yıllar sonra kardeşim evlendi. Gelinimizin de bu durum dikkatini çekmiş. Bir de sevmiyorsanız, eyvahlar olsun daha çok dikkat çekiyor bizim baş tacı. Anneannem üç öğün patates yese hayır demeyenlerden mesela.

Demem o ki patatesle bağımız kuvvetli. Ne o bizi, ne biz onu bırakamayız.

photo

Sevgi Kahraman

İskender Kebabının Serüveni

Bu hafta Türk mutfağının efsaneleşmiş lezzetlerinden olan “İskender” olarak da bilinen meşhur “Bursa Kebabının” ortaya çıkış serüvenini birlikte inceleyeceğiz. Bursa yöresinin meşhur kebap yemeklerinden birisi olan iskenderin temel malzemesi döner olsa da, iskenderi iskender yapan, üstündeki tereyağ, domates sosu, yanındaki yoğurt ve altındaki yağlı pide parçalarıdır.

İskender kebabının hikayesi, 1867 yılında Mehmet oğlu İskender Efendi’nin Bursa Kayhan’daki dükkanında başladı. 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar kuzu, yere paralel biçimde duran odun kömürlü bir ocağın üzerine yatırılarak pişirilmekteydi. Bu yöntemde kuzuyu sürekli olarak çevirmek hem aşırı emek gerektirmekte, hem de etin her tarafı eşit derecede pişirmemekteydi. Ayrıca kuzu etinin farklı bölümlerine ait farklı tatları müşterilere eşit biçimde paylaştırmak da oldukça zordu. Tabii ateşin üzerinde yatay duran ve yağları kömürün üzerine damlayan kuzunun ortaya çıkardığı koku ve duman da rahatsız ediciydi.

İskender Efendi henüz 12 – 13 yaşlarındayken tüm bu sorunları çözecek devrimsel bir yöntem icat etti. Amcası Sabit Dede’den aldığı destekle icadını hayata geçirdi. Kuzu etini, kemik ve sinirlerinden ayırdıktan sonra dikey madeni çubuk üzerinde, kendi ekseni etrafında döndürerek odun kömüründe pişirdi. Bu sayede eti çevirmek, her tarafını eşit biçimde pişirmek kolaylaştı, koku ile duman ortadan kalktı ve kuzunun en lezzetli bölümleri kaynaşarak efsane bir lezzete dönüştü. Bu lezzet, Bursa’da o tarihlerde “İskender Efendi’nin Dönen Kebabı” olarak isim yaptı. Halk dilindeki “döner”, “döner kebap” tanımlamalarının çıkış noktası oldu.

Sizin için hazırladığımız iskender tarifine buradan ulaşabilirsiniz.

Ortaya çıkış serüvenini merak ettiğiniz yemekler için @hikayeliyemekler Instagram sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

photo

Hikayeli Yemekler

Mindful Eating / Farkındalıklı Yeme

Farkındalıklı yeme kavramının kökeni, Budizmden gelen farkındalık anlayışına dayanır. Farkındalık, duygularınızı ve fiziksel hislerinizi tanımanıza ve bunlarla başa çıkmanıza yardımcı olan bir meditasyon şeklidir. Yeme bozuklukları, depresyon, anksiyete ve yiyecekle ilgili çeşitli davranışlar gibi birçok durumu tedavi etmek için kullanılır. Farkındalıklı yeme, yemek yerken deneyimlerinize, isteklerinize ve fiziksel ipuçlarına tam bir dikkat durumuna ulaşmak için farkındalığı kullanmakla ilgilidir. Öncelikle kendinize şu soruları sormalısınız:

Neden yiyorum ?

Nasıl yiyorum?

Ne zaman yiyorum?

Ne yiyorum?

Ne kadar yiyorum?

Enerjimi neye harcıyorum?

Bu soruların cevapları, düşüncelerinizi ve tepkilerinizi daha bilinçli, daha sağlıklı bir hâle dönüştürmenizi sağlar. 

Farkındalıklı yeme için önemli olan bir diğer konu ise sizi yemek yemeğe itenin hangi açlık çeşidi olduğunu belirlemektir. 9 çeşit açlık vardır ve bu açlık çeşitleri sizi yemek yeme konusunda yönetir.

1. Ağız açlığı

2. Mide açlığı 

3. Kalp açlığı 

4. Hücresel açlık 

5. Burun açlığı 

6. Kulak açlığı 

7. Göz açlığı

8. Dokunma açlığı 

9. Mide açlığı

Sizin yemek yeme alışkanlıklarınızı hangi açlık çeşidi yönetiyor? 

Farkındalıklı yemek yeme (yani, kasıtlı olarak, anbean, yargılamadan yemeğimize dikkat etmek), bireylerin yiyecekle ilgili duyusal farkındalığına ve yiyecek deneyimlerine odaklanan bir yaklaşımdır. Kalori, karbonhidrat, yağ veya proteinle çok az ilgisi vardır. Farkındalıklı yemenin amacı kilo vermek değildir, ancak bu tarz yeme alışkanlığını benimseyenlerin kilo verme olasılığı yüksektir. Amaç, bireylerin anın ve yemeğin tadını çıkarmalarına yardımcı olmak ve yeme deneyimi için tam olarak anda var olmalarını teşvik etmektir.

Diyetler, amaçlanan belirli sonuçların ölçümüyle yeme kurallarına (örneğin ne yemeli, ne kadar yemeli ve ne yememeli) odaklanma eğilimindedir. Bu sonuçlar büyük olasılıkla kilo kaybıdır veya diyabet durumunda kan şekeri değerlerinde iyileşme ve nihayetinde iyileştirilmiş A1C’dir. Tüm diyetler, kilo sonuçlarına bağlı olarak başarı veya başarısızlık potansiyeline sahiptir. İnsanlar elde ettikleri sonuçların tükettikleri kaloriye ve harcamalarına bağlı olacağını bilirler ve bunun davranışlarıyla ilgisi olduğunu anlayabilirler, ancak bireylerin sonuçlarını görmeden davranış değişikliğini sürdürmeleri nadirdir. Davranış değişiklikleri günlük strese ve dış baskılara maruz kalabilir ve bu nedenle sürdürülmesi biraz zor olabilir.

Farkındalık, sonuç odaklı bir davranıştan ziyade süreç odaklı bir davranıştır. Bir bireyin o anki deneyimine dayanır. Birey, yiyecek deneyimini takdir etmeye odaklanır ve alımı kısıtlamakla ilgilenmez. Yemek yiyen kişi neyi ne kadar tüketeceğini seçer. Dikkatli bir yaklaşımla, kişinin genellikle daha az yemeyi, yemeğin tadını daha çok çıkarmayı ve arzu edilen sağlık yararları ile tutarlı yiyecekleri seçmesi tesadüf değildir. Özetle farkındalıklı yeme, yemekle neşeli ve sağlıklı bir ilişki kurmanızı sağlar.

Tek bir kuru üzümün bile mindful eating / farkındalıklı yeme yöntemi ile nasıl zengin bir deneyime dönüştüğünü bir sonraki yazımızda paylaşacağız…

photo

Nagehan Çiftçioğlu

Sezar Salata Nereden Geliyor?


Muhteşem sosuyla akıllarda iz bırakan, salataların gözdesi, Sezar salata. Marul, kruton ve sezar sosu ile yapılan bu dünyaca ünlü lezzet aslen Meksika kökenli bir salatadır. Gerek içeriğindeki malzemesinin bol ve doyurucu olması, gerekse lezzeti nedeniyle uzun yıllardır en çok tercih edilen salatalar arasında yerini korumaktadır.

Diyet yapanlar kadar, öğle ve akşam yemeklerinde düşük kalorili beslenmek isteyenler içinde her zaman bir numara olmuştur. Gelin şimdi de isminin nereden geldiği hep merak konusu olan bu meşhur salatanın tarihini inceleyelim.

Düşünülenin aksine bu meşhur lezzetin Julius Caesar ile hiç bir alakası yoktur. Sezar Salatası ismini kendini icat eden Caesar Cardini isimli İtalya’dan göç etmiş bir otel sahibi şeften almaktadır. Ortaya çıkış hikâyesi Amerika’da 1920’li yıllarda yaşanan alkol yasağına kadar dayanmaktadır. O dönemde maddi sıkıntı yaşamayanlar, alkol yasağını Amerika – Meksika sınırında yer alan Meksika’nın Tijuana kentindeki mekanları kullanarak atlatmışlardır. 

Bu dönemde bölgenin en gözde otelinin sahibi ve şefi Caesar Cardini; 4 Temmuz kutlamalarının yapıldığı hafta aşırı bir yoğunluk yaşamıştır. Yoğunlukla beraber yaşanan tüketim sonucu kilerdeki malzemeler bile tükenme noktasına gelmiş ve bu durum karşısında Caesar Cardini mutfağında arta kalan son malzemeler ile misafirlerine bu salatayı ortaya çıkararak ikram etmiştir.

O yıllarda gelenek gereği masa başında o anda hazırlanan Sezar Salatasında, salata sosu doğranmamış marulun yapraklarının içine sürülür, üstlerine ekmek kıtırları konulur ve düz bir tabağın içinde marullar yan yana dizilerek servis edilirmiş. Daha sonra bu tarif, 1926 yılında Şef Ceasar’ın İtalyan ordusunda pilot olan kardeşi Alex’in otelde çalışmaya başlamasıyla geliştirilmiştir. Sosu denedikten sonra farklı varyasyonlar geliştiren Alex,  son olarak salatanın sosuna ançüez ekleyerek salatayı günümüzdeki haline getirmiştir.

Sizin için hazırladığımız Sezar Salata tarifine buradan ulaşabilirsiniz.

photo

Hikayeli Yemekler

Farkındalıklı Çikolata Yeme Deneyimi

Birçok insan yarın veya dün için endişelenmekle meşgul olup şimdiyi deneyimlemeye zaman ayıramıyor. İngilizcede “Take time to smell the roses”, yani “Gülleri koklamaya zaman ayırın” diye bir ifade vardır. Şimdi biraz yavaşlayın ve bir parça çikolata yemenin tadını çıkarın.

Geçen hafta tek bir kuru üzümün bile mindful eating / farkındalıklı yeme yöntemi ile nasıl zengin bir deneyime dönüştüğünü bir sonraki yazımızda paylaşacağız demiştik fakat neden çikolata olmasın diye düşünüp kuru üzüm yerine farkındalıklı çikolata yeme deneyimini paylaşmaya karar verdik.

Bu deneyimimiz yaklaşık 3-4 dakika sürer. Bunun için küçük bir parça çikolataya ihtiyacınız olacak.

Büyük bir bardan bir küçük parça çikolata alabilirsiniz. Bir sonraki aşamaya geçmeden önce her bir talimatı birer birer okumanızı rica ediyoruz.

Lütfen bu deneyime karşı önyargılı olmayın, açık fikirli bir merakla yaklaşın.

Doğru ya da yanlış yok, sadece bireysel deneyimleriniz var.

Elinize bir paket çikolata alın ve paket içindeki çikolataya bir bakın.

Paketi ellediğinizde ses çıkarıyor mu? Paketi hangi renk? Size bir şey diyor mu? Nereden geldi?

Şimdi çikolata paketini yavaşça açın. 

Bir beklenti duygusu veya çikolatayı hemen ağzınıza koyma dürtüsü hissediyor musunuz? Ne tür fiziksel hisleriniz var? Hangi duyguları hissediyorsunuz? Sadece not edin.

Çikolataya bakın. Dokusunu, rengini, ağırlığını düşünün …

Çikolatayı koklayın. Koku başka duyularınızı tetikliyor mu?

Koku duyunuzu nerede hissediyorsunuz?

Paketin içinden bir parça çikolata koparıp ağzınıza koyun ama YEMEYİN!!

Çikolata ağzınızda eriyorken nasıl hissettiriyor?

Ağzınızın tam olarak neresinde çikolatanın tadını alıyorsunuz?

Kıvamı nasıl?

Çikolata ağzınızda erirken dişlerinizde, dilinizde, dudaklarınızda neler oluyor?

Çikolatayı ağzınızın içinde hareket ettirin.

Tat alanı değişiyor mu?

Tadın kendisi değişiyor mu?

Çikolataya ne oluyor?

Nasıl hissediyorsunuz?

Duygunuza odaklanarak çikolatayı yutun.

Kalıcı bir tadı var mı?

Fiziksel ve duygusal olarak nasıl hissediyorsunuz? Daha çok çikolata yemek istiyor musunuz yoksa bu bir parça çikolata yeterli oldu mu? 

Böylece geçen haftaki yazımızda bahsettiğimiz 9 çeşit açlığın hepsini deneyimlemiş olduk. Yapmış olduğunuz bu deneyimi düşünmek için biraz zaman ayırın.

Farkındalıklı çikolata yeme deneyiminiz, genel çikolata deneyimlerinizden nasıl farklıydı?

Daha yoğun mu? Yoksa sinir bozucu mu ? Daha zevkli mi?

Deneyim sırasında duygularınızın daha fazla farkında mıydınız?

Bu, gelecekteki çikolata yeme deneyiminizi değiştirir mi?

Neden?

Yorumlarınızı heyecanla bekliyoruz…

photo

Nagehan Çiftçioğlu

2021 Mutfak Dekorasyonu Trendleri

Gastronomi sevdalılarının kendilerini en özgür ve mutlu hissettiği yer olan mutfak bir evin aslında en önemli bölümü. Son zamanlarda evde geçirdiğimiz zaman arttıkça mutfağa olan ilgimiz ve yeni tarifler deneme isteğimiz de arttı. Birbirinden lezzetli yemeklerin çıktığı, sevdiklerimizle birlikte en güzel anılarımıza konuk olan sofralara hazırlık yaptığımız bu bölümü daha da güzelleştirmeyi kim istemez!

Sonuçta iyi bir dekorasyon daha yüksek motivasyon demek. Misafirlerinizin hayran kalacağı, sizin de hayat kalitenizi yükseltecek bir mutfak için 2021 dekorasyon trendlerinden 5 tanesini seçtim bugün. 

1) Doğayı çağrıştıran nötr yeşil

Artık beyaz ya da kahverengi gibi klasik dolap renklerini geride bırakmanın zamanı geldi. Doğanın enerjisini mutfağınıza taşıyacak olan nötr tonlardaki yeşiller ile daha modern bir dekorasyon oluşturabilirsiniz.  Bu yeşilleri açık tonlar ve sıcak renk kombinasyonlarıyla kullanabilirsiniz. Daha lüks bir görünüm için altın rengi detaylar veya pirinç armatürler yeşile çok yakışacaktır. 

2) Yüksek bütçeli pişirme cihazları

Mutfakta geçirilen zaman arttıkça daha iyi sonuçlar almak için daha kaliteli mutfak araçları tercih edilir oldu. Pahalı fiyat her zaman kalite getirmeyebiliyor ancak sıradan bir fırınla hayalimizdeki yemeğe ulaşmak ne yazık ki daha zor. Yüksek teknolojili fırın, ocak seti, buzdolabı gibi mutfak cihazları iyi bir yatırım alternatifi haline geldi. Siz de mutfakta zaman geçirmeyi seviyor ve daha iyi sonuçlar almak istiyorsanız bütçe planınızda bu cihazlara yer verebilirsiniz.

3) Kuvarsit tezgahlar

Önceden kuvars tezgahlar modaydı, şimdi ise kuvarsit! Peki fark ne? Kuvars tezgahlar hafif materyallerin ve reçinenin birleştirilip renklendirilmesiyle yapılıyor. Kuvarsit ise doğal bir taş. İç mimar Francis Nicdao’ya göre kuvarsit, kuvarsın daha sofistike bir versiyonu ve karakteristik. Aynı zamanda daha fazla derinlik ve desen sunuyor. Nicdao’nun bu materyali sevmesinin bir diğer nedeni ise dayanıklılık. Benim favori özelliğim ise çok şık olması!

4) Ek prizler

Hiç mutfakta kablolara dolandığınız ya da fişe takılı mikserle dar alanda kısa paslaşmalar yaşadığınız oldu mu? Ek prizler bu sorunlar için en ideal çözüm yöntemi gibi görünüyor. Teknoloji ilerledikçe ve mutfakta kullandığımız ekipman sayısı arttıkça birden fazlasını aynı anda kullanmak için daha çok prize ihtiyacımız oluyor. Kahve makinesi, fritöz, tost makinesi, mikser, mikrodalga… Evet hepsi bizim bebeklerimiz ve hiçbirinden vazgeçemeyiz. O yüzden bir sonraki mutfak yenileme planınıza bolca priz eklemeyi unutmayın 🙂

5) Daha büyük lavabolar

Mutfakta yaşadığım en büyük sıkıntı kocaman tencere ve tavaları küçük lavaboda yıkarken kollarımın ağrıması ve üstümün başımın su olması oluyor. Bulaşık makinesi olmayan şanssız azınlık empati kurdu şu an biliyorum : ) Büyük lavabolar ise kullanım amacı çeşitliliğiyle öne çıkıyor. Gitgide geleneksel boyutların yerini alan büyük boylar aynı anda birden fazla iş yapmaya olanak tanırken etrafa su sıçramasını da en aza indiriyor. Peki buna mı yatırım yapmalı yoksa bulaşık makinasına mı sorusunun muhatabı ise tamamen sizsiniz : )

Trendleri takip etmeyi ve değişikliği seven herkese bu yazının ilham kaynağı olmasını umuyorum. Son olarak şunu eklemek istiyorum: iyi hissetmek için büyük paralar harcamanıza da gerek yok. Mutfakta yapacağınız çok basit yer değiştirmeler, bir saksı çiçek, baktıkça sizi iyi hissettirecek bir poster de motivasyonunuzu yükseltebilir. Önemli olan mutfakta geçirdiğiniz zamandan keyif almanız ve gastronomi sevginizi her gün büyütmeniz : ) 

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!

photo

Ekin Eryazar

Mayonezin Sırrı, Büyüsü, Öyküsü

Ünlü cheat day lezzetlerinin ortaya çıkış serüvenlerini inceleceyeceğimiz yazılarımda ilk konuğumuz, patates kızartmasının, sandviçlerin, burgerlerin ve daha birçok nefis lezzetin en önemli eşlikçisi: Mayonez.

Mayonez, çiğ yumurta sarısı ve bitkisel yağ karışımından oluşan bir çeşit soğuk sostur. Kızartmaların yanına sos olarak kullanılan mayonez aynı zamanda mezelerin, salataların ana yemeklerin ve sandviçlerin içerisinde de kullanılır.


Mayonezin keşfine dair birkaç rivayet vardır. Birine göre Bayonne’da ortaya çıkmış, bir başka rivayete göre ise 1589’da Fransa’da Mayenne Dükü için özel olarak icat edilmiştir. Ancak en çok bilinen rivayet; 28 Haziran 1759’da yani Fransa ve Britanya arasında geçen Yedi Yıl Savaşı’nın başlangıcında Richelieu Dükü tarafından ele geçirilen Balear Adalarından Minorca’nın başkenti Port Mahon’dan Fransa’ya getirildiğidir.
Hikayemize göre, Richelieu Dükü ünlü bir gurmedir ve limanın ele geçirilmesi şerefine bir kutlama tertip edilir. Kutlama için yemekleri hazırlayan şef, ziyafette balık tabağının yanına Dük’ün düşkün olduğu yumurta sarısı ile kremayı kullanarak bir sos yapmak ister. Fakat adada krema bulamaz ve kremanın yerine yumurtayı yağ ile birleştirir. Bu sostan çok memnun kalan Dük, beğendiği sosu fethettiği ada onuruna “Mahonnaise” olarak adlandırır.

Sizler de bu hikayeden etkilendiyseniz burada paylaştığım tarif ile cheat day yemeklerinizin yanında tüketebileceğiniz mayonezi kendi mutfağınızda yapabilirsiniz. Şimdiden sizlere afiyet olsun.

photo

Alper Buldu

Hikayeli Yemekler: Falafel

Merhabalar! Size güzel bir haberimiz var. Bundan sonra her hafta Çarşamba günü @hikayeliyemekler ve @bizimtarifler olarak severek yediğimiz, nereden gelmiş bu dediğimiz lezzetleri, etimolojisinden, tarihine ve tarifine kadar inceleyeceğiz. İlk konuğumuz ise Ortadoğu mutfağının baş tacı lezzetlerinden biri olup ünü bütün dünyaya yayılan “Falafel”.

Orta Doğu’nun geleneksel yemeklerinden biri olan falafel , nohutun veya fava fasulyesinin baharat, ot gibi malzemelerle ezilerek köfte şekline getirilmesi, ardından yağda kızartılması ile elde edilen bir yiyecektir. Genellikle salata, salamura sebzeler, tahinli veya sıcak soslarla sunulur. Falafelin dört bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu söylenmektedir. Ana vatanı Mısır’ın İskenderiye şehri olduğu ve Hristiyan bir halk olan Kıptiler tarafından ilk defa tüketilmeye başlandığı tahmin edilen falafel, bir liman şehrinde doğmasının avantajını kullanarak günümüzde dünyanın dört bir köşesinde bilinen ve sevilen bir lezzet haline gelmiştir.

Rivayete göre falafel, Mısırlı Hristiyanlar olan Kıptiler’in Paskalya öncesi Büyük Perhiz veya Lent dedikleri hayvansal gıda tüketiminin yasak olduğu altı haftalık dönemde et yerine tükettikleri bir yemek olarak ortaya çıkmıştır. Kıptiler’in yaşadığı İskenderiye’nin o zamanlar önemli bir liman ve ticaret şehri olmasından dolayı bu lezzet hızlıca Akdeniz’e ve Ortadoğu’ya yayılmıştır. İlk bulunduğu zamanlarda bakla ile yapılan falafel, yayıldıktan sonra baklanın yerini nohut almıştır. Ama Mısır’da hala kuru bakla ile yapılmaktadır.

Falafel kelimesi, Arapça flfl kökünden gelen nohut ezmesiyle yapılan içli köfte anlamına gelen falāfil sözcüğünden alıntıdır. Falāfil ise Arapça biber anlamına gelen fulful sözcüğünden türetilmiştir. Bu kelime diğer birçok kültüre yayılıp “küçük yuvarlak toplar” anlamında kullanılmıştır. Bu yemeğin Arapçası olarak kabul gören falafil 1941’den sonra İngilizce’de de kullanılır olmuştur. Mısır’da ise falafele küçük lezzetli şey anlamına gelen “ta’amiya” denir.

Şimdi gelelim önemli bir vegan besini olan ve protein açısından oldukça zengin olması nedeniyle tercih edilen tüm dünyaya namını salmış lezzetin tarifine… Tarifimize ulaşmak için tıklayın.

photo

Hikayeli Yemekler

Hikayeliyemekler ve Thecheatdayco’nun Hikayesi

Herkese merhabalar, ben Alper Buldu. 1995 yılında İstanbul’da doğdum ve lisans eğitimimi Işık Üniversitesi, Makine Mühendisliği bölümünde tamamladım. Ailemin gıda sektöründe yer almasından dolayı çocukluğumdan beri gastronomiye meraklı biri olmuşumdur. 

Burada yer alıp, sizlerle buluşuyor olmamın sebebi ise kurucusu olduğum @hikayeliyemekler ve yine kurucularından biri olduğum @thecheatdayco instagram sayfaları. Kendimizi keşfettiğimiz, dilediğimiz konularda derinlemesine araştırma fırsatı bulduğumuz bu pandemi döneminde ben de ilgi alanlarım olan tarih ve gastronomiyi birleştirip, siz okuyucularla buluşturmaya karar verdim.

Bu kararım sonucunda @hikayeliyemekler instagram sayfamda  “Bu yemek ilk nasıl ortaya çıkmış?”, “Bu yemeği ilk kim ya da kimler yapmış”, “Yemeğin adının kökeni nereden gelmektedir?” gibi hep merak edilen soruların cevaplarını sizlerle paylaşıyorum. Uzun lafı kısası, @hikayeliyemekler sayfası için yeme-içme eyleminin sosyokültürel boyutlarını ve geçmiş zamanlarda yarattığı etkileri tarihi bilgiler ışığında aktarmaya çalışan bir sosyal medya girişimi diyebiliriz.

Gelelim @thecheatdayco sayfamıza. Bu sayfamızda, rutinden çıktığımız yaşamdan zevk aldığımız anlarımız için düzenli olarak içerik üretiyoruz. Bu içeriklerimizin başında girişimimizin web sitesi üzerinden her hafta yayınladığımız blog yazılarımız, gastronomi alanında bilgiler paylaştığımız instagram gönderilerimiz ve sizi mutfağa doğru koşturacak pratik tarifler yer alıyor.

Bizim tarifler aracılığıyla da en sevdiğimiz cheat day lezzetlerinin nasıl, nerede ve ne zaman ortaya çıktıklarını derinlemesine inceleyip bu bilgileri pratik tariflerle taçlandıracağız. Bu bilgileri, tarifleri, içerikleri sizinle paylaşacak olmaktan ötürü çok mutluyum.  Mayonezin tarihini anlatıp, ardından pratik bir tarifini vereceğim ilk yazımda görüşmek üzere. Sağlıkla, sevgiyle ve tabii lezzetle kalın!

photo

Alper Buldu

Sofralar


Sofra deyip geçmemek lazım. Kahvaltısı ve akşam yemeğiyle meşhur bir toplumuz biz. Yemek yemek basit bir eylem gibi görünebilir. Yemeğin hazırlanması, sofraya getirilmesi başlı başına bir şölendir.

Kararların alındığı, bazen iyi, bazen kötü haberlerin masaya yatırıldığı ve bütün günün yorgunluğunu attığımız bir arada bütün olma yerleridir.
Ev sahibi hakkında ne çok bilgi verir. Özeni, sofrada bulunanlara verdiği değeri bazen kullanılan bir örtüden bazen de taze bir çiçekten ya da bize özel hazırlanan bir yemekten anlarız.

Büyüklerimizin baş tacı olduğu masalar. Bütün aile fertlerinin hazır olda bulunduğu tadına doyum olmayan o güzel sofralar.
Hele bayram sofraları. Bizim ne güzel alışkanlıklarımızdandır. Sabah erkekler camiye giderken, kadınlar sofra ile ilgilenir. Bütün aile o sofranın başında bu senede sağlıkla oturabilmenin huzurunda, sıcak çayını yudumlar.

Mutlaka el açması börekte vardır sofrada ve biraz şanslıysanız ıspanaklıdır da. Peynir, zeytin, illa ev yapımı reçel ve köylü pazarından alınmış kırmızı domatesler.

Sofra, bahanedir bir arada olmak için. Çocukların bu güzel gelenekleri anımsaması, unutmaması ve yaşatması için. Geçirdiğimiz şu zor günleri ağız tadıyla atlatabilmeyi, bir arada yeniden kalabalık sofralar kurabilmeyi diliyorum hepimiz için.

Sevgi’den sevgiler

photo

Sevgi Kahraman

Bir Kahveye Bekleriz

Yüz yıllardır sohbetlerin vazgeçilmez eşlikçisi Türk Kahvesi, kimi zaman dert ortağı kimi zaman kahkahanın yaveri… Ama her zaman dostane sohbetlerin vazgeçilmezi…

İşte bu özel lezzet, 1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa’nın kahveyi ülkeye getirmesinden bu yana hayatımızda. Kendine has kokusu, kendine özel pişirme teknikleri ile yüz yıllardır her anımıza ortak olan kahve nasıl yapılır?

Kahvenin bol köpüklü ve lezzetli olması için dikkat edilmesi gereken birkaç nokta var. Örneğin ilk başta kahvenizin taze çekilmiş olması gerekiyor. Eğer imkanınız varsa taze çekilmiş kahve kullanın. Uzun süre açık duran kahvenin kokusu da tadı da pek kalmıyor açıkçası… Bir de suya kahve ekledikten sonra iyice karıştırmanız gerekiyor. Çünkü kahveyi ateşe koyduktan sonra bir daha elinizi kaşığa sürmemelisiniz. Dikkat etmeniz gereken bir diğer nokta da kahvenizi kısık ateşte pişirmek. Zira yüksek ateş kahvenin hemen taşmasına neden oluyor. Kahve tanecikleri de su ile bütünleşmiyor. Tabii teknolojinin gelişmesiyle beraber çoğumuz pratik olması sebebiyle makineleri tercih ediyoruz.

40 Yıllık hatrın ilginç hikayesi

Rivayete göre ‘Bir fincanın kahvenin kırk yıl hatırı var’ sözü, Üsküdarlı bir kahve satıcısının, Rum gemi kaptanına kahve ikram etmesiyle başlıyor. Aradan 40 yıl geçiyor ve Üsküdarlı kahveci, savaşta esir düşüyor. Kahveciyi tanıyan Rum kaptan, kendisine 40 yıl önce kahve ikram eden adamı unutmuyor ve ona yardım ediyor.

Yanında neden su ikram edilir?

Osmanlı döneminde eve bir misafir geldiğinde kahve ikram edilir yanına da su konurmuş. Eğer misafir önce suyu içerse karnının aç olduğu anlamına gelirmiş, yemek ikram edilirmiş. Eğer önce kahveyi içerse “Karnım tok” demek istermiş.

Kahvenin yanında su getirilmesinin bir diğer sebebi ise tadının daha iyi anlaşılması ile ilgili. Kahveden önce su içmek, kahvenin tadını daha iyi almanıza yardım ederken, kahveden sonra su içmek ise damağınızda kalan telveleri temizliyormuş.

Sağlığımıza yararları nelerdir?

Kalbe yararlıdır

Türk Kahvesinin kalp dostu olduğu bilinmektedir. Türk Kahvesi içen kişilerde kalp sağlığı oldukça iyi olmaktadır.

Ömrü uzatır

Türk Kahvesi içen kişilerin ömrü ciddi derecelerde uzamaktadır. Vücuttaki zararlı maddelerin dışarı atılmasına yardımcı olan Türk Kahvesi sayesinde daha sağlıklı bir hayata kavuşabilirsiniz.

Metabolizmayı hızlandırır

Kilo verirken size katkı sağlayacak olan kahve ile metabolizmanız daha hızlı şekilde çalışacaktır. Bu sayede daha hızlı bir şekilde kilo verebilirsiniz.

Enerji verir ve hafızayı güçlendirir

Kahve içen kişiler daha enerjik bir gün geçirmektedir. Kahve içerek güne daha enerjik ve daha aktif bir şekilde başlayabilirsiniz.

Cilde çok iyi gelir

Türk Kahvesinin en önemli faydalarından birisi cilde iyi gelmesidir. Cilt için faydalı olan kahvenin cildi beslediği ve daha temiz bir cilde sahip olmanıza katkı sağladığı görülmüştür. Bunun için kahve telvesini cildinize uygulamanız gerekmektedir. Daha parlak ve daha canlı bir cilde kavuşabilirsiniz.

– Türk Kahvesi içmek kolesterolü düşürür. – Ağrı kesici etkisi vardır.
– Kolay nefes almaya yardımcı olur.
– Depresyonu iyileştirici etkisi vardır.

– Alzheimer ve parkinson hastalığına iyi gelir.
– Fiziksel performansı arttırmaya yardımcı olur.

-Yağ yakımını artırıcı özelliği vardır.

Sağlığa iyi gelen her yiyecek ve içecekte olduğu gibi aşırı tüketim sıkıntılara yol açmaktadır. Bunun için kahve tüketimini olabildiğince normal seviyelerde tutmak gereklidir.

photo

Gürsel Tırpan

Çikolata Tadında Bir Tanışma

Merhabalar, ben Ekin! Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya ve Reklamcılık bölümlerinde son sınıf öğrencisiyim. Sosyal medya yönetimi ve dijital içerik üretimi üzerine çalıştığım için farklı konularda blog yazıları yazmayı da çok seviyorum. Bizim Tarifler’le yolum da tam bu şekilde kesişti. 

The Cheat Day Co. ekibinde sosyal medya ve iletişim danışmanı olarak yer almamla birlikte gastronomiye ilgim katlanarak arttı. Daha doğrusu mutfakta aşırı beceriksiz olan benim gibilerin işini kolaylaştırmak için çeşitli tüyolar, mutfak sırları ve kolay tarifleri paylaşmaya başlayınca bu dünyaya hızlı bir giriş yapmış oldum. Hatta “Yok ben yine de uğraşamam!” diyenler için cheat daylerinde gidebilecekleri veya eve sipariş verebilecekleri sevdiğimiz mekanları da içeriklerimize ekledik. Instagram’da bizi @thecheatdayco olarak bulabilirsiniz. 

Bu süreçte neler öğrenmedim ki! Binbir çeşit gastronomi terimi, dünya mutfakları, pişirme teknikleri… Bugün sizle vazgeçilmezim olan çikolata üzerine konuşmak istiyorum. Tanışmamız çikolata kadar tatlı olsun diye : )

Tarihteki ilk çikolatanın bugün yediğimizden çok farklı olarak sıvı formda acı bir içecek olduğunu biliyor muydunuz? Tarihi kaynaklara göre ilk kez Meksika’da bu şekilde içecek olarak kullanılıyormuş, neredeyse 4000 yıl önce. Fermente edilmiş ve macun haline getirilmiş kakao; su, vanilya, bal, acı biber ve diğer baharatlarla harmanlanarak elde ediliyormuş. Hatta Olmek, Aztek ve Mayalar bu içeceğin enerji ve güç verdiğini, kişiyi mutlu ettiğini düşünerek mistik bir özelliği olduğuna inanıyorlarmış. Ben sonuna kadar katılıyorum da bir özelliğini unutmuşlar: yaraları sarıp depresyona iyi geldiğini…

Düşünsenize hayatımızda şöyle bir yiyecek var: kahvaltıda ekmeğine sür, gün içinde atıştır enerjini yükselt, akşam yorgunluğunu at keyif yap, moralin bozuk olduğunda en iyi destekçin olsun! Tabi buradan “Ekin günde 5 vakit çikolata yiyin dedi.” gibi bir anlam çıkmasın, diyetisyenler beni topa tutar. Sosyal medyadaki linç kültürünün bir sonraki kurbanı olmak istemiyorum : ) Dozunu kaçırmadan yiyoruz, anlaştık mı?

Şimdi size bir sır veriyorum. Hani herkesin garip yiyecek birleşimleri vardır ya evde yalnızken yenir genelde. Etrafta yargılayacak kimse yok, zemin favori kombinasyonu mideye indirmeye elverişli. Benimki tuzlu çubuk krakeri veya tuzlu fiyonk krakeri Nutella’ya banıp yemek. Tuzun çikolatanın tatlılığını dengelemesinin benzersiz hissi… Eğer yeni tatlara açıksanız ve beni çoktan yargılamaya başlamadıysanız bir deneyin. Bana da haber verin hatta, Instagram’da @ekineryazar adresinde bekliyorum geri dönüşleri : )

Gitmeden kendimi sağlıklı beslenmeyi yaşam tarzı haline getirmeyi başarmış herkese kendimi affettirmek için sağlıklı bir çikolatalı tarif bırakıyorum buraya. O çok sevdiğimiz Browni Intense var ya, gelin onu vicdan yapmadan yemenin yolunu keşfedelim! 

photo

Ekin Eryazar